Ayakta Kalmak Hayat İçin Yeterli midir?
Madenciler kasabasının sabahı hep aynıydı.
Güneş, dağın arkasından utangaçça yükselir, evlerin bacasından çıkan ince
dumanla karışırdı. Yokuş aşağı yürüyen erkeklerin yüzünde ne umut vardı ne de
korku. Yalnızca alışkanlık.
Ayakta durmak, yaşamakla karıştırılmış bir alışkanlıktı artık.
Mustafa, grubun en sessiziydi.
Kırkına yaklaşmıştı ama yüzündeki çizgiler altmışı çoktan geçmiş gibiydi. Her
sabah elindeki siyah kaskla yürür, kimseyle konuşmazdı. Göçükten sağ kurtulduğu
o günden beri konuşmak ona lüks geliyordu. O kazada on üç kişi gitmişti, o
kalmıştı.
Kasabadaki herkes ona “şanslı” diyordu.
Ama Mustafa, şansın bazen bir yük olduğunu bilirdi.
Madene giden yolun kenarındaki çam ağaçları her sabah aynı
sessizliği taşırdı. Ayakkabılar çamurun içinde şapırdarken, kimse gözünü
kaldırıp gökyüzüne bakmazdı. Gök, orada olsa da artık kimsenin işi değildi.
Zaten yerin altında, maviye değil, karanlığa çalışıyorlardı.
Göçükten sonra geçen beş yılda hiçbir şey değişmemişti.
Ne evin duvarlarındaki rutubet ne de fabrikanın paslı demirleri.
Yalnızca insanlar daha sessiz olmuştu.
Mustafa akşamları eve geldiğinde, karısı Zeliha önlüğünü siler, sofrayı
kurardı.
Bir kez olsun “Nasılsın?” demezdi. Çünkü cevabı bilirdi: “İyiyim.”
Oysa iyi olmak, sadece ölmemiş olmaktı.
İyi olmamak için bile gücü kalmamıştı Mustafa’nın.
Bir akşam yemeğinde oğlu Kerem sordu:
“Baba, neden her gün aynı yere gidiyorsun?”
Mustafa bir süre sustu.
“Gitmezsem, dururum.” dedi.
Kerem anlamadı. Ama Zeliha anladı.
Durmak, düşmekti bu hayatta.
Ayakta kalmaksa, nefes almanın en ucuz hâliydi.
Bir gün madene yeni bir işçi geldi. Adı Emre’ydi. Yirmili
yaşlarında, ince yapılı, gülümsemeyi unutmamış nadir gençlerden biriydi.
“Usta,” dedi ilk sabah Mustafa’ya, “ben bu işi geçici yapacağım. Biraz para
biriktirip kendi dükkânımı açacağım.”
Mustafa, başını kaldırmadan kaskını taktı.
“İyi,” dedi. “Dükkân iyidir. Karanlık yoktur orada.”
O gün öğle paydosunda Emre, cebinden küçük bir defter
çıkardı. İçinde çizdiği tabelalar, tezgâh planları vardı.
“Bak usta,” dedi, “şuraya cam koyacağım, ışık vuracak. İnsanlar içeri bakınca
umut görecek.”
Mustafa, deftere uzun uzun baktı.
Sonra kendi ellerine baktı.
Çatlak, nasır, siyah.
“Güzel,” dedi yalnızca.
Ama o kelimenin içinde hem kıskanma hem özlem hem de utanç vardı.
Üçüncü ayda kaza oldu.
Küçük bir göçüktü ama Emre’nin olduğu bölmeye denk geldi.
Madenciler onu sabaha kadar çıkarmaya çalıştı.
Sabah olduğunda genç beden, bembeyaz bir çarşafın altındaydı.
Defterini cebinden çıkardılar; sayfalar tozla karışmıştı.
Mustafa, defteri aldı, elleriyle sildi. Ama ne kadar sildi, o toz çıkmadı.
Bazı kirler, yıkamakla gitmezdi.
Kasaba yine sessizdi.
Bir hafta sonra madende yeniden vardiya başladı.
Hayat, ölenin ardından da sürmek zorundaydı.
Mustafa yine yürüdü, yine aynı yolu indi.
Ama o gün, madene girmeden önce durdu.
Kapının üzerinde, paslı bir tabelada yazan cümleye baktı:
“Emniyet her şeyden önce gelir.”
İçinden geçirdi: Peki insan?
Sonra kaskını elinde tuttu, başına takmadı.
Geri döndü.
O gün öğlene kadar kasabanın içinde dolaştı.
Bir köhne dükkânın önünde durdu. Camı kırıktı, kapısı yarı açıktı.
İçeri girdi, duvarlara baktı.
“Burada ışık olur,” dedi kendi kendine.
Sonra cebinden Emre’nin defterini çıkardı, ilk sayfayı açtı.
Orada, çocuğun çizdiği tabelanın altında şu yazıyordu:
“Yaşamak, bir şeyin peşinde olmaktır.”
Mustafa, o cümleyi okurken dudakları titredi.
Yıllardır taş gibi duran kalbinin içinde bir kıvılcım çaktı.
Ertesi hafta, dükkânın önünde bir tabela asılıydı:
“Emre Işık – Nalburiye.”
Altına küçük bir not iliştirmişti:
“Ayakta kalmak yetmez. Yaşamak için bir neden gerekir.”
O günden sonra Mustafa, madene hiç inmedi.
Sabahları dükkânın kepengini kaldırır, ışığın duvara vurmasını seyrederdi.
Kasaba halkı önce yadırgadı.
“Yerin üstünde iş mi var?” dediler.
Ama Mustafa artık cevap vermiyordu.
Yerin üstüyle yerin altı arasında fark olduğunu anlamıştı:
Birinde insan sadece ayakta kalır, diğerinde yaşamaya çalışır.
Geceleri dükkânın ışığı sokağı aydınlatırdı.
Madenden çıkan işçiler başlarını kaldırıp o ışığa bakar, belki bir anlık bile
olsa nefes alırlardı.
O ışık, bir dükkân lambasından çok, insanın içindeki yaşama isteğiydi.
Kasabanın çocukları “Işık Usta” derdi ona.
O da gülümserdi, yıllar sonra ilk kez.
Bir gün, kasabaya dışarıdan gelen biri Mustafa’ya sordu:
“Ne oldu da madeni bıraktın usta?”
Mustafa kısaca cevap verdi:
“Göçükte toprak üstü kaldım, ama kendim yerin altındaydım.
Bir gün anladım, ayakta kalmak hayat değil.
Yaşamak için ışığa bakmak gerek.”
Ve o ışık, kasabanın en yoksul sokağında yanmaya devam etti.