Benekli Kuş
Bunca gündüzlerin cüretkâr ışıltısı,
yıllarca ardı kesilmeden gözlerine vurmaya devam ediyordu. Yataktan kalkmak
için artık bir isteği kalmamışçasına ağır bedenini kıpırdattı. Yatağının
karşısındaki tül perdesi, yazın sıcağıyla açtığı penceresinin önünde kalkıyor
ve kendi düşünceleri gibi nahoş nahoş sallanıyordu. O bunaltıcı rüzgâr her
estiğinde tül perdesi narince oynaşıyor, ardında doğan güneş yatan adamın
yüzüne yansıyordu. Bir süre arkasını dönmeyi, yüzünü koluyla kapamayı denese de
yaşlı bedenini zorla kaldırdı ve huysuz bir şekilde odasından çıktı. Gidip
yüzünü soğuk bir suyla yıkadı. Bunları yaparken asla aynasına bakmadı. Kendi
yüzüyle karşılaşmak aklına gelmeyecek kadar yabancıydı onun için. Yıllarını bu
şekilde yaşıyordu ve yüzünü incelemeyeli ne kadar değiştiğinin farkında bile
değildi. Tuvaletten bir süre sonra çıktığında bu sefer geçip yatağına oturdu.
Yüzündeki katlanan derisi sarkacak kadar yumuşamıştı. Eliyle yüzünü yukarıdan
aşağı doğru taradı ve sonrasında çarpık dişlerini göstere göstere büyükçe
esnedi. Ensesine değen rüzgârın tatlı sertliği ürpermesine neden oluyordu. Bu
tatlı ürpermeye ve klasikleşmiş bir Akdeniz sabahına uyanmasına rağmen günü
ötekiler gibi başlamıştı. Hissettiği sıcaklık, ne iki gülüşün arasına sıkışan
nefeslerin heyecanıydı ne de sokakta hissedebileceği bağrışmaların ve sarılışmaların
verdiği mutluluktaydı. O, şu gününe kadar geçirdiği seksen dört yılın her
sabahı hissetmekten yorulduğu güneşin ısısından başka bir sıcaklığın
mutluluğunu tadamamıştı. Hayatının sonuna geldiğini bilirken kolunu uzattı ve
askılı atletinin üstünden sırtını huysuzca kaşıdı. Yılların bunca yavaşlığına
ve yalnızlığına inat, yaşamakla inatlaşıyordu. Sanki sonu bulunamaz bir
labirentin içinde hep aynı köşeye dönüyor ve sonrasında güneşin sıcaklığıyla
başka bir güne gözlerini açıyordu. Sesi kulaklarına yabancılaşırken düşündü :
“Böyle mi olacak?”
Her gününü bu şekilde geçirirken sorusunu
sormaktan utanıyordu artık. Bu utancı, beceriksiz ellerine tohumunu bırakıp
sonraki günlerde gürleşerek büyümeye devam ediyordu.
“Sen bugün o huysuz yaşlı
olmayacaksın!”
Kendine kızar gibi çattı kaşlarını. Sonrasında
her gün tekrarladığı bu acınası sözlerine güldü. Ne yaptığını bilmiyordu.
Kimsenin de bu yaşamın içerisinde ne yaptığını bildiğini sanmıyordu. Yine de
kendi deyişi ile sonuna gelebilmek onu bir nebze rahatlatırken aynı zamanda
kederin kendisini aşağıya çektiğini hissedebiliyordu. “Elimden bir şey gelmez
artık,” dedi ve ayağa kalktı. Yılları aşan duvar aralarından geçti ve kendi
kadar yaşlı evin mutfağına girdi. Kahvaltı etmek için dolabını açtı. Elini neye
uzatsa boşlukta asılı kalan parmakları bir şeyi tutup çekemediğinde anladı.
Kapağı kapattı. Odasına geri döndü. Son dışarı çıkışında giydiği bol
pantolonunu ve sarı çizgili kısa kollu gömleğini giymeye koyuldu. Yavaşça
komodinin üzerinden deri cüzdanını aldı.
Bir zamandan sonra her şeyin bir
boşluk içinde süzüldüğüne inanıyordu. Oysa kalbi ve zihni, kendi uydurduğu
yalan karmaşası içinde çırpınan küçük bir çocuğunki kadar bencil ve
önyargılıydı. Üzerindekiler ve görünüşü ise yaşından daha büyük görünmesine neden
oluyor ve bu zıtlık içinde nefes almayı “yaşam” sanıyordu.
Kahvaltılık bir şeyler almak için
evinden çıktı. Oturduğu, dört katlı bir binaydı. Üçüncü kattan aşağı
merdivenleri kullanarak yavaşça indi. Kısa sürede bu yaz sabahlarında kalabalık
olan meydana vardı. Evinin camından baktığında görebileceği kadar yakındı
şikâyetçi olduğu kalabalık. Bu insan havuzu içinde ilerledikçe bir şapka
almadığına iyice pişman oldu. Hızlıca gidip gelmek istiyordu fakat bir süre
sonra yürümesini zorlaştıracak dizinden haberdardı. Bu yüzden tek amacı
dinlenmesine gerek olmadan evine varmak oldu. Hareketleri yaşlı bir adam için
hızlı olsa bile çoğu insana göre yavaştı. Bundan dolayı adamın üstünde olan bu
uyumsuz birleşimi fark eden küçük çocuklar, aralarında gülüşüp oradan koşarak
uzaklaştılar. Yaşlı adam bunu fark edemeyecek kadar sıcak havada terlemeye ve
sonrasında hızlıca susamaya başlamıştı. İleride gideceği marketi görünce
rahatlasa da sıcak bir şehre ilk defa gelmişçesine perişan oluyordu. Markete
gelince içeri girdi. Her zaman geldiği markette çalışan genç kadını görünce
hafifçe selam verdi fakat konuşmadı. Yiyebileceği birkaç parça şeyle birlikte
yanına soğuk bir su aldı. Kasada hepsini ödeyip dışarı, bir türlü alışamadığı o
güne çıktı.
Elindekiler ağır olmasa bile attığı
her adımda ağırlaşan torbası, kısa sürede dizindeki sorunu ortaya çıkarmışa
benziyordu. Buna rağmen dışarıda kalamayacağını düşünen adam, hiç olmadığı
kadar inat ederek dizindeki acının artacağını bildiği uzaklıktaki evine
yürümeye devam etti. Fakat kendisini biliyordu. Birkaç dakika sonunda kendi
kendine söylenerek durdu:
“İnat etme! İnat etme!”
Kısık bir sesle tekrar etti
sözlerini. Sonrasında geniş meydanın ortasında bulunan büyük ağaçların dibine
konulmuş banklardan birine geçip oturdu. Kendi kendine nedensizce söylenmekten
başka bir şey yapmadığı dakikaları istemeyeceği kadar kısa geçti ki bu süre
içinde asla etrafına bakmamıştı gözleri. Tek yaptığı, ayaklarının ucuna
uzattığı bakışlarını kırpıştırmaktı. Soluklanırken suyunu açtı ve doyumsuzca
yudumlamaya başladı.
Saniyeler geçtikçe artan bir ses
duydu. İnce bir sesin melodisi kulaklarını okşarken hızla sessizliğe karışması
kulaklarını kesiyordu adeta. Ne olduğunu anlaması biraz zaman aldı. Fazla tiz
bir sesin narin tınısıydı bakındığı. En sonunda etrafında bu sesi aramaya
başladı. Kendini gölgede bırakan kudretli ağacın dallarında zıplayan bir kuş
gördü. Cinsleri bilmez, bilse de isimleri asla aklında tutamazdı. Bu nedenle
gördüğü küçük, siyah üstüne beyaz benekli ve uzun gagalı kuş, onun için güzel
sesli bir kuş olarak kaldı. Oturuşunu düzeltti ki onu daha iyi görebilsin.
Farkında olmadan dallarda gezinişine gülümserken buluverdi kendini. Kişiliği
gereği kafasını eğmeli ve kalkıp kendi yaşlı evine çekilmesi gerekiyordu. Oysa
adam kuşa bakmaktan zevk alıyor ve farkında olmadan gözlerinin açıldığını
hissediyor gibiydi. Evinden çıktığından beri duyduğu seslerin hepsi adeta
denizin dibinde yoğunlaşıyor ve kulaklarına varmadan tüm gücünü
yitiriveriyordu. Seslerin berraklıkla yankılanmasının şaşkınlığı ile gözlerini
kocaman açtı. Duyumsadığı hızlı ve ani değişim, kafasını hızla çevirip yıllar
boyunca yürüdüğü meydana bakmasını sağladı. İnsanların giydiği renkler bir
gökkuşağından damlamış yazın canlılığı gibi görünüyordu. Gülüşen çocukları
gördü ileride. Görmesiyle şaşırdı. Nasıl onlar gibiyken bu hâle geldiğini
anlayamadı. Bu, kendi yıkılışını ilk fark edişi değildi fakat ilk yargılamadan
yüzleşişiydi. Bu yüzden gözlerini çekmeden gülen çocuklara, bir yere yetişmek
için koşan güzel kadına ve salına salına yürüyen kendi gibi yaşlılara baktı.
İçine bir nefes almasıyla gözyaşları bunca yılın verdiği boş nefeslere dönüştü
ve sonunda vücudunda tutulduğu hapisten kurtuluverdi. Kafasını sağa sola
yavaşça salladı. Bunu yaparken gülüyordu. Bu gülüşü arasında tekrar söyledi :
“Hayır, inat etme.”
Bunca zamanın kötülüğüne ve hızlıca
açan gökyüzü gibi yaşamına giren renklerin güzelliğine bakarak yavaş yavaş
ağladı. Bu damlaların narin akışı, yaşamı bir hiçmişçesine solurken farkına
vardığı amansız pişmanlığın kelimeleri gibi acılı ve haklıydı. Sıkılana kadar
orada oturdu ve etrafı izledi. Bunca zaman farkına varmadığı hayatın
basitliğinde niçin mutsuzluk ağına takılı kaldığını anlayamadı. Tekrardan
kendine kızacağını biliyor ve inat ediyordu. Tıpkı yaşamayı bir çırpınmaya
benzetmekte ısrarcı oluşu gibi. Yüzü düşecekti ki tekrar duyumsadı kulaklarında
yankılanan sesi. Kafasını kaldırıp bakacakken benekli kuş hızla ağacı terk
etti. Kendi gitme zamanının geldiğini anladığında ayağa kalktı ve bir
süreliğine duyumsayabildiği bu dünyaya düşen gökkuşağı damlalarının sonunda
kaybolacağını sandı. Alışmadığı o renkli dünya, attığı her adımda solmadı ve
orada yeni şeklini sürdürmeye devam etti. Fakat neden içindeki o hissin
kaybolmadığını anlayamıyordu. Bunun üstüne düşünmesine ve sonunda üzülecek gibi
oluşuna umutsuzca gülümsedi. Yaşadığı hayat, eğer bir kuş cıvıltısıyla
değişecek olsa bunun basitliğine üzülecek bir insandı. Bu yüzden hayatın
öğretilen gerçekliği içinde yaşadığı bu keder bilinmezliğiyle evine geri döndü.
Hayatın gerçekliğini kabul etse bile
her dışarı çıktığında utanarak o tınıyı, melodiyi aramaya devam etti. Fakat
yaşlı adamın duyduğu benekli kuşun sesi yanına bir daha uğramadı. Hayatı ise o
gün gördüğü şeylerin gerçekliğine inanmadığı monotonluğu geri kazandı. Zaman
geçtikçe duyduğu o kuşun sesi bir rüyadan çıkma ıslığa karıştı. Duyumsadığı bu
tını dünyasını o hüzünlü şarkıya dönüştürdüğü an, gençliği gibi o günü de
saniyeler içinde adamın varlığı gibi uçup gitti. Öldüğü gün hayatından geriye
kalan tek şey, benekli kuşun rüzgâra karışan sesi oldu.