✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
26 Ekim 2026

PRATFALL

Kusurlu Kalma Çabası
Öykü ✦ 7 DAKİKA · BİR DENEME MOLASI

Benekli Kuş

Bunca gündüzlerin cüretkâr ışıltısı, yıllarca ardı kesilmeden gözlerine vurmaya devam ediyordu. Yataktan kalkmak için artık bir isteği kalmamışçasına ağır bedenini kıpırdattı. Yata...

Bunca gündüzlerin cüretkâr ışıltısı, yıllarca ardı kesilmeden gözlerine vurmaya devam ediyordu. Yataktan kalkmak için artık bir isteği kalmamışçasına ağır bedenini kıpırdattı. Yatağının karşısındaki tül perdesi, yazın sıcağıyla açtığı penceresinin önünde kalkıyor ve kendi düşünceleri gibi nahoş nahoş sallanıyordu. O bunaltıcı rüzgâr her estiğinde tül perdesi narince oynaşıyor, ardında doğan güneş yatan adamın yüzüne yansıyordu. Bir süre arkasını dönmeyi, yüzünü koluyla kapamayı denese de yaşlı bedenini zorla kaldırdı ve huysuz bir şekilde odasından çıktı. Gidip yüzünü soğuk bir suyla yıkadı. Bunları yaparken asla aynasına bakmadı. Kendi yüzüyle karşılaşmak aklına gelmeyecek kadar yabancıydı onun için. Yıllarını bu şekilde yaşıyordu ve yüzünü incelemeyeli ne kadar değiştiğinin farkında bile değildi. Tuvaletten bir süre sonra çıktığında bu sefer geçip yatağına oturdu. Yüzündeki katlanan derisi sarkacak kadar yumuşamıştı. Eliyle yüzünü yukarıdan aşağı doğru taradı ve sonrasında çarpık dişlerini göstere göstere büyükçe esnedi. Ensesine değen rüzgârın tatlı sertliği ürpermesine neden oluyordu. Bu tatlı ürpermeye ve klasikleşmiş bir Akdeniz sabahına uyanmasına rağmen günü ötekiler gibi başlamıştı. Hissettiği sıcaklık, ne iki gülüşün arasına sıkışan nefeslerin heyecanıydı ne de sokakta hissedebileceği bağrışmaların ve sarılışmaların verdiği mutluluktaydı. O, şu gününe kadar geçirdiği seksen dört yılın her sabahı hissetmekten yorulduğu güneşin ısısından başka bir sıcaklığın mutluluğunu tadamamıştı. Hayatının sonuna geldiğini bilirken kolunu uzattı ve askılı atletinin üstünden sırtını huysuzca kaşıdı. Yılların bunca yavaşlığına ve yalnızlığına inat, yaşamakla inatlaşıyordu. Sanki sonu bulunamaz bir labirentin içinde hep aynı köşeye dönüyor ve sonrasında güneşin sıcaklığıyla başka bir güne gözlerini açıyordu. Sesi kulaklarına yabancılaşırken düşündü :

 “Böyle mi olacak?”

 Her gününü bu şekilde geçirirken sorusunu sormaktan utanıyordu artık. Bu utancı, beceriksiz ellerine tohumunu bırakıp sonraki günlerde gürleşerek büyümeye devam ediyordu.

“Sen bugün o huysuz yaşlı olmayacaksın!”

 Kendine kızar gibi çattı kaşlarını. Sonrasında her gün tekrarladığı bu acınası sözlerine güldü. Ne yaptığını bilmiyordu. Kimsenin de bu yaşamın içerisinde ne yaptığını bildiğini sanmıyordu. Yine de kendi deyişi ile sonuna gelebilmek onu bir nebze rahatlatırken aynı zamanda kederin kendisini aşağıya çektiğini hissedebiliyordu. “Elimden bir şey gelmez artık,” dedi ve ayağa kalktı. Yılları aşan duvar aralarından geçti ve kendi kadar yaşlı evin mutfağına girdi. Kahvaltı etmek için dolabını açtı. Elini neye uzatsa boşlukta asılı kalan parmakları bir şeyi tutup çekemediğinde anladı. Kapağı kapattı. Odasına geri döndü. Son dışarı çıkışında giydiği bol pantolonunu ve sarı çizgili kısa kollu gömleğini giymeye koyuldu. Yavaşça komodinin üzerinden deri cüzdanını aldı.

Bir zamandan sonra her şeyin bir boşluk içinde süzüldüğüne inanıyordu. Oysa kalbi ve zihni, kendi uydurduğu yalan karmaşası içinde çırpınan küçük bir çocuğunki kadar bencil ve önyargılıydı. Üzerindekiler ve görünüşü ise yaşından daha büyük görünmesine neden oluyor ve bu zıtlık içinde nefes almayı “yaşam” sanıyordu.

Kahvaltılık bir şeyler almak için evinden çıktı. Oturduğu, dört katlı bir binaydı. Üçüncü kattan aşağı merdivenleri kullanarak yavaşça indi. Kısa sürede bu yaz sabahlarında kalabalık olan meydana vardı. Evinin camından baktığında görebileceği kadar yakındı şikâyetçi olduğu kalabalık. Bu insan havuzu içinde ilerledikçe bir şapka almadığına iyice pişman oldu. Hızlıca gidip gelmek istiyordu fakat bir süre sonra yürümesini zorlaştıracak dizinden haberdardı. Bu yüzden tek amacı dinlenmesine gerek olmadan evine varmak oldu. Hareketleri yaşlı bir adam için hızlı olsa bile çoğu insana göre yavaştı. Bundan dolayı adamın üstünde olan bu uyumsuz birleşimi fark eden küçük çocuklar, aralarında gülüşüp oradan koşarak uzaklaştılar. Yaşlı adam bunu fark edemeyecek kadar sıcak havada terlemeye ve sonrasında hızlıca susamaya başlamıştı. İleride gideceği marketi görünce rahatlasa da sıcak bir şehre ilk defa gelmişçesine perişan oluyordu. Markete gelince içeri girdi. Her zaman geldiği markette çalışan genç kadını görünce hafifçe selam verdi fakat konuşmadı. Yiyebileceği birkaç parça şeyle birlikte yanına soğuk bir su aldı. Kasada hepsini ödeyip dışarı, bir türlü alışamadığı o güne çıktı.

Elindekiler ağır olmasa bile attığı her adımda ağırlaşan torbası, kısa sürede dizindeki sorunu ortaya çıkarmışa benziyordu. Buna rağmen dışarıda kalamayacağını düşünen adam, hiç olmadığı kadar inat ederek dizindeki acının artacağını bildiği uzaklıktaki evine yürümeye devam etti. Fakat kendisini biliyordu. Birkaç dakika sonunda kendi kendine söylenerek durdu:

“İnat etme! İnat etme!”

Kısık bir sesle tekrar etti sözlerini. Sonrasında geniş meydanın ortasında bulunan büyük ağaçların dibine konulmuş banklardan birine geçip oturdu. Kendi kendine nedensizce söylenmekten başka bir şey yapmadığı dakikaları istemeyeceği kadar kısa geçti ki bu süre içinde asla etrafına bakmamıştı gözleri. Tek yaptığı, ayaklarının ucuna uzattığı bakışlarını kırpıştırmaktı. Soluklanırken suyunu açtı ve doyumsuzca yudumlamaya başladı.

Saniyeler geçtikçe artan bir ses duydu. İnce bir sesin melodisi kulaklarını okşarken hızla sessizliğe karışması kulaklarını kesiyordu adeta. Ne olduğunu anlaması biraz zaman aldı. Fazla tiz bir sesin narin tınısıydı bakındığı. En sonunda etrafında bu sesi aramaya başladı. Kendini gölgede bırakan kudretli ağacın dallarında zıplayan bir kuş gördü. Cinsleri bilmez, bilse de isimleri asla aklında tutamazdı. Bu nedenle gördüğü küçük, siyah üstüne beyaz benekli ve uzun gagalı kuş, onun için güzel sesli bir kuş olarak kaldı. Oturuşunu düzeltti ki onu daha iyi görebilsin. Farkında olmadan dallarda gezinişine gülümserken buluverdi kendini. Kişiliği gereği kafasını eğmeli ve kalkıp kendi yaşlı evine çekilmesi gerekiyordu. Oysa adam kuşa bakmaktan zevk alıyor ve farkında olmadan gözlerinin açıldığını hissediyor gibiydi. Evinden çıktığından beri duyduğu seslerin hepsi adeta denizin dibinde yoğunlaşıyor ve kulaklarına varmadan tüm gücünü yitiriveriyordu. Seslerin berraklıkla yankılanmasının şaşkınlığı ile gözlerini kocaman açtı. Duyumsadığı hızlı ve ani değişim, kafasını hızla çevirip yıllar boyunca yürüdüğü meydana bakmasını sağladı. İnsanların giydiği renkler bir gökkuşağından damlamış yazın canlılığı gibi görünüyordu. Gülüşen çocukları gördü ileride. Görmesiyle şaşırdı. Nasıl onlar gibiyken bu hâle geldiğini anlayamadı. Bu, kendi yıkılışını ilk fark edişi değildi fakat ilk yargılamadan yüzleşişiydi. Bu yüzden gözlerini çekmeden gülen çocuklara, bir yere yetişmek için koşan güzel kadına ve salına salına yürüyen kendi gibi yaşlılara baktı. İçine bir nefes almasıyla gözyaşları bunca yılın verdiği boş nefeslere dönüştü ve sonunda vücudunda tutulduğu hapisten kurtuluverdi. Kafasını sağa sola yavaşça salladı. Bunu yaparken gülüyordu. Bu gülüşü arasında tekrar söyledi :

“Hayır, inat etme.”

Bunca zamanın kötülüğüne ve hızlıca açan gökyüzü gibi yaşamına giren renklerin güzelliğine bakarak yavaş yavaş ağladı. Bu damlaların narin akışı, yaşamı bir hiçmişçesine solurken farkına vardığı amansız pişmanlığın kelimeleri gibi acılı ve haklıydı. Sıkılana kadar orada oturdu ve etrafı izledi. Bunca zaman farkına varmadığı hayatın basitliğinde niçin mutsuzluk ağına takılı kaldığını anlayamadı. Tekrardan kendine kızacağını biliyor ve inat ediyordu. Tıpkı yaşamayı bir çırpınmaya benzetmekte ısrarcı oluşu gibi. Yüzü düşecekti ki tekrar duyumsadı kulaklarında yankılanan sesi. Kafasını kaldırıp bakacakken benekli kuş hızla ağacı terk etti. Kendi gitme zamanının geldiğini anladığında ayağa kalktı ve bir süreliğine duyumsayabildiği bu dünyaya düşen gökkuşağı damlalarının sonunda kaybolacağını sandı. Alışmadığı o renkli dünya, attığı her adımda solmadı ve orada yeni şeklini sürdürmeye devam etti. Fakat neden içindeki o hissin kaybolmadığını anlayamıyordu. Bunun üstüne düşünmesine ve sonunda üzülecek gibi oluşuna umutsuzca gülümsedi. Yaşadığı hayat, eğer bir kuş cıvıltısıyla değişecek olsa bunun basitliğine üzülecek bir insandı. Bu yüzden hayatın öğretilen gerçekliği içinde yaşadığı bu keder bilinmezliğiyle evine geri döndü.

Hayatın gerçekliğini kabul etse bile her dışarı çıktığında utanarak o tınıyı, melodiyi aramaya devam etti. Fakat yaşlı adamın duyduğu benekli kuşun sesi yanına bir daha uğramadı. Hayatı ise o gün gördüğü şeylerin gerçekliğine inanmadığı monotonluğu geri kazandı. Zaman geçtikçe duyduğu o kuşun sesi bir rüyadan çıkma ıslığa karıştı. Duyumsadığı bu tını dünyasını o hüzünlü şarkıya dönüştürdüğü an, gençliği gibi o günü de saniyeler içinde adamın varlığı gibi uçup gitti. Öldüğü gün hayatından geriye kalan tek şey, benekli kuşun rüzgâra karışan sesi oldu.

✂ · ESERİN SONU · ✦