✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
26 Ekim 2026

PRATFALL

Kusurlu Kalma Çabası
Öykü ✦ 8 DAKİKA · BİR DENEME MOLASI

Burhan Bey’in Baklavası

İşten eve gelmiştim. Saat akşam üstü altı buçuk ya da öyle bir şey... On yedinci kattaki balkonumda şehrin trafiğinden, kavga dövüşünden, Allah’a sövüşlerinden ve her şeyinden uzak...

İşten eve gelmiştim. Saat akşam üstü altı buçuk ya da öyle bir şey... On yedinci kattaki balkonumda şehrin trafiğinden, kavga dövüşünden, Allah’a sövüşlerinden ve her şeyinden uzakta, kuşların ve bulutların yakınında kahve sigara yapıyordum. Akşam üstü kahve mi içilir, gibi soruları epeydir düşünmüyorum çünkü, doğrudan içiyorum. Aldırmadan. Yine aldırmadan uzaklara bakıp uykum gelene kadar ne yapıp edip de akşamı bitireceğimi düşünüyordum. Aklıma gelen ilk şeyi yapmadıktan sonra ne yapsam boştu ya, daha çok konuşacak değilim. Neyse...

Tam artık iyice filtresine yaklaşmış sigaramı söndürmek için arkamı dönecektim ki gözlerimin önünden, kafamla gökyüzünün arasından süratle bir şey düştü aşağı. Büyük bir şey. Aşağı eğilip baktım, düşen büyük şey üst kattaki Burhan Bey’den başkası değildi. Düşen kesinkes Burhan Bey’di ama artık yerde yatan şey pek de Burhan Bey gibi durmuyordu. Birbirinden bağımsız, hepsi eşit derecede nahoş, mide bulandırıcı ve iç karartan onlarca insan parçası. Üst katta terlikleriyle takır takır gezdiği ve ne kadar mesaj atsam, kaç defa tavana vursam da ses yapmaya devam ettiği için içimden kaç kez beyinsiz olduğuna sövmüştüm ama yanılmıştım işte! Burhan Bey’in bütün beyni, parçalar halinde bahçeye yayılmıştı. Kolları, bağırsakları, her şeyi...  

Ortalık çok geçmeden savaş alanına döndü. Büyük küçük en ufak bir olay görüp feryat figan bağırmaya dünden hazır olan soytarıların haykırışları, korkudan muhtemelen en az bir ay boyunca yalnız uyuyamayacak çocukların dehşetli gözleri, polis arabaları, on yedinci kattaki balkonumdan gördüğüm tüm bu çerçevede son derece anlamsız ve -ne yazık ki- komik duran ambulansın sirenleri ve Burhan Bey’in yakınlarına ulaşmaya çalışan kapıcı ve öbür komşular... Olduğum yerde kalakalmış, yaktığım sigaradan doğru düzgün iki nefes bile çekemeden olanları izliyordum. Korktuğumu söyleyebilirdim ama yalan söylemiş olurdum. Üzüldüğümü söyleyebilirdim ama yalan söylemiş olurdum. Belki adi, aşağılık bir herif olup sevindiğimi bile söyleyebilirdim ama yine, yeniden yalan söylemiş olurdum. Ne hissettiğim hakkında ve hatta en azından bir şey hissedip hissetmediğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sadece izlemek istiyordum işte olan biteni. Mizansenin sonraki perdesini merak etmek gibi bir şeydi bu, başka şey değil. Aldırmadan.

Biri ölünce, saat kaç olursa olsun zaman duruyor herhalde. Biri öldüğünde sanki doğrudan uzun, sonsuz bir gece başlıyor. Çekilmez bir gece. Çekimin, aksiyonun, hayatta kalan olmanın cazibesiyle zaman, en küçük birimlerine dek donakalıyor. Kimsenin, ölen bir başka kimseyi gerçekten umursadığı falan yok, en yakınlarımız için bile geçerli bu. Herkes yaşadığını başkalarının ölümleriyle anlayıp pekiştiriyor yalnızca. Gerçekten bir meselesi varsa eğer hayatın, o halde “bütün mesele bu”. Yaşamak ve yaşadığını pekiştirmek, öbürlerinin ölümüyle bile olsa. Ee, boşuna dememişler: Bütün bir medeniyet, ölülerin omuzlarında yükselen bir diriler sürüsüdür. Başka ne olabilir?

Hele haberciler geldikten sonra işin rengi bayağı bir değişti. Olayın başından beri bahçe kapısının oralarda durup suratında besbelirgin bir hoşnutsuzlukla olan biteni izleyen sevgili komşularım bile bir anda öfke krizlerine girmeye, ağlayıp sızlanmaya başladılar. Ne hikmetse artık, ağlayıp sızlandıkları yerlere filan hep kadrajlar denk geliyordu. Nasıl da kendilerine gelemeyeceklerini, Burhan Bey’e olan sonsuz sevgilerinden dolayı kalplerinin en derininde açılan kocaman yarayı, rahmetlinin daha dün yaşıyor olduğu gibi hemen her şeyleri anlatıp döktüler ortalığa. O sıralar ben hala balkon demirlerini iki elimle sımsıkı kavramış onları izliyordum. Yalnız, her birkaç dakikada bir istemsizce gözüm ölünün parçalarına, ondan geri kalanlara takılıyordu. Yanlış anlaşılmasın, elbette adamcağızdan geriye kalan ne var ne yoktuysa ceset torbalarına (ya da adı artık her neydi ise) doldurup doldurup götürdüler, etrafı da güzelce temizlediler. Tüm bunlar olurken de aynı bu şekilde balkon demirlerine yapışmış izliyor olduğumdan rahatlıkla söyleyebilirim ki görmek pek hoş değildi. Sabahları sizin gibi uyandığını, işe gittiğini, yemek yediğini, seviştiğini (hiç duymamış olmama rağmen), akşam olunca yine sizin gibi yatağa yattığını bildiğiniz birinden arta kalan un ufak parçaların faraşlarla süpürülüp torbalara konduğunu, sonra o kişinin kanının bir hortumla yıkanarak dünyadan uğurlandığını görmek sahiden hiç de hoş değildi.

Her neyse, dediğim gibi Burhan Bey’i süpürüp götürmüş de olsalar gözüm hala sürekli onun yerde, paramparça görüntüsüne kayıyordu. Aşağı baktığımda insanları, kameraları, olay yeri şeritlerini görmeliydim ama ben sadece rahmetlinin nasıl öldüğünü görebiliyordum. Diğerleri, benim gördüğümü göremiyor olmalılardı ki olan bitene hala bu dünyanın içinden, bu dünyanın acısıyla karşılık veriyorlardı. Demek, ya ben bambaşka bir reaksiyon veriyordum ya da geri kalan herkes rol yapıyordu. Belki de böyle olmalıydı. Belki de hayatta kalmak için, hayatta kaldığını pekiştirebilmek için bütün bu oyunun ve rol kesmelerin sonuna dek götürülmesi gerekliydi ve ben büyük bir yanlışın içindeydim. Kesinlikle böyleydi, başka ne olabilir?  

O an ellerimi balkon demirlerinden çekip aldım ve diğerlerine uymaya karar verdim. İlerleyen günler ve haftalarda da devam ettim buna. Bir yandan Burhan Bey’in cenazesine katılım gösteriyor, taziye için gelen komşularla birlikte her seferinde “Tüh yahu, Allah rahmet eylesin.”, diyor, Burhan Bey’in yedisi, kırkı falan gibi günlerde Kur’an okumalarına katılıyor; bir yandan da gündelik işlerimi yapmaya devam edip şirkete gidiyor, öğlen yemeğinde ne yiyeceğimizi kararlaştırıyor, ayakkabı bakmaya gidiyor, dişlerimi falan fırçalıyordum. Kafamın ücra bir köşesinde yaptıklarımızı, yaşadıklarımızı yargılamıyor değildim ama. Elbette düşünüyor ve bir türlü bir mana bulamıyordum tüm bu saçmalıklara. Halbuki, diyordum; ölüm herkesi ve her şeyi askıya almamalı mıydı? Bir başka hemcinsinin öldüğünü gören ilk şanssız insan için dünyanın bütün büyüsünün bozulması gerekmiyor muydu? Öyle değildi demek ki, haksız olmalıydım. Tüm insanlar olarak dışarı yansıttığımız samimiyetsiz, ısmarlama bir acı ve içeride kendi gamsız gerçeğimizle ölümü denklemden çıkarmak pekala mümkündü işte. Bunun iyi mi kötü mü olduğu, mantıklı mı yoksa zırva mı olduğu üzerine düşünmeyi bıraktığımda her şeyin müthiş seviyede kolaylaştığını fark ettim. Artık Burhan Bey aklıma yalnızca Burhan Bey’in akla gelmesi için herkesçe kararlaştırılmış zamanlarda geliyor ve zihnimde kolektif, paylaşımlı bir kavramdan daha derine inemiyordu. Olmuştu işte! Burhan Bey’den neredeyse tümüyle kurtulmuş, basit yaşantımla ve sürüden ayrılmayışımla keyifli keyifli yaşayıp gidiyordum. Sitemizdeki ucuz kafe işletmecisi beyefendi sürümden, ben ise sürüden kazanıyordum.

Fakat ne yaparsam yapayım, yine de akşamüstü iş çıkışı balkon-sigara-kahve üçlemelerimde aşağıya, malum noktaya baktığım her defasında hala Burhan Bey’in paramparça bedeni ve kıpkırmızı kanı gözlerimin önündeydi. Çocuklar, olanlara tanık oldukları için bir ay uyuyamayacaklarını düşündüğüm aynı çocuklar kanın hortumlarla yıkandığı betonda top oynuyorlardı. Onlara baktığımda Burhan Bey'in üzerinde tepindiklerini düşünüp duruyordum. Çocuklardan sarışın olanı sol ayağıyla topa vuruyordu. Çocuklardan sarışın olanı sol ayağıyla Burhan Bey’in kopuk bacağına vuruyordu. Çocuklardan kaleci olanı köşeye uzanıp topu tutuyordu. Çocuklardan kaleci olanı köşeye uzanıp Burhan Bey’in kafasını tutuyordu.

Günler böyle geçtikçe, gitgide aklımı kaybetme noktasına gelmiştim. Uyku düzenim bozulmuş, yiyip içtiğimden haz alamaz, insanların verdikleri selamları bile sahte gülücüklerle geçiştirir olmuştum. Ömrüm boyunca Burhan Bey’i kafamdan çıkaramayacağım, ölene dek onun görüntüleriyle yaşayacağım korkusu her yerimi sarmıştı.

Sonra ne olduysa bir anda oldu. Bir sabah uyandım, kesinlikle bir şeyler farklıydı. Her şey, kesinlikle farklıydı. Burhan Bey ne aklımın en ücra rafında vardı, ne de baktığım herhangi bir köşede. Yeniden dünyaya dönmüştüm işte! Yeniden, dünyanın içinde, dünyanın dertlerine sahip bir sahtekar olmuştum. Gözlerim gerçeklere kapanmış, kulaklarım olan bitene tıkanmıştı. Herkes gibi mutlu yaşayabileceğim bir hayat bekliyor gibiydi beni. Herkes kadar mutlu, herkes kadar Burhan’sız. Bütün bir hafta bu şekilde, müthiş bir rahatlık ve bu rahatlığı borçlu olduğum güzel bir gamsızlıkla geçiverdi. Pazar sabahı uyandığımda, artık Burhan Bey’den ölesiye kurtulduğuma emindim. Evet, ölesiye...

 Televizyon karşısında, televizyonda bulabildiğim anlamsız bir film karşısında uyuklamak üzereyken zırıl zırıl ağlayan kapıya uyandım. Delikten, yüzünde buruk bir neşe ifadesiyle bakınan bir adam görünüyordu. Simaen tanıdığım bu yüzün binada oturanlardan biri olduğunu anlayınca kapıyı açmakta tereddüt etmedim. “Merhaba. Nasıl yardımcı olabilirim?”. Elinde bir tabak tutuyordu adam, içinde dört beş dilim soğuk baklava. “Estağfurullah.”, dedi adam. “Yardımcı olacak bir durum yok. Binadan bazı dostlarla oturmuş Burhan Bey’i yad ediyorduk. Bu, soğuk baklava rahmetlinin en sevdiği tatlıydı da... Oturup tatlı tatlı bunları yerken binadaki herkese de ikram etmek istedik. Anlarsınız ya, ruhuna...”.

Şaşırdım. Helva olsa ya da ne bileyim lokum mokum olsa bile anlayacaktım ama ilk defa ölünün arkasından baklava yendiğini görüyordum. Gerçi, helva cenazelerde dağıtılırdı. Bu insanlarsa ortada bugünü Burhan Bey’in yad edilmesi için önemli kılan hiçbir şey yokken böyle bir şeye kalkıştıklarına göre, istediklerini yemekte serbestlerdi. Teşekkür edip baklavayı aldım. Burhan Bey hala aklımda yoktu. Evet, bütün bir hafta boyunca hiç düşünmemişken şimdi yeniden onun adını duymuştum ama bu da bir şeyi değiştirmemiş; bu vadesi dolmuş isim bir kulağımdan girmiş öbüründen çıkmıştı. Ben öyle düşünüyordum en azından. Kapıyı kapatıp içeri girdim. Baklavaları alıp televizyon karşısında hiç edecektim ki gözüme balkon kapısı ilişti. Bir haftadır, korktuğum için çıkmaya hiç yanaşmadığım balkonun kapısı. “Ne olabilir ki, hepsi geçti işte.”. Güzel bir kahve yaptım kendime, sigaramı ve baklavaları da alıp balkona kuruldum. Aşağıya doğru baktım, çocuklar yine top oynuyordu. Ama ortada Burhan Bey falan yoktu. Ne yerde, ne de çocukların elinde ya da ayağında. “Hah!”, dedim. “Bu kadar işte.”. Bir yandan kahvemi içerken bir yandan da tabaktan yedikçe yiyordum. Bitince çatalı boş tabağın içine bıraktım sigaramı yaktım.

Çatalın ucunda kan lekeleri, tabakta Burhan Bey’den kalan birkaç parmak duruyordu. Aşağı baktım, çocuklar hala top oynuyordu.

✂ · ESERİN SONU · ✦