Burhan Bey’in Baklavası
İşten eve gelmiştim. Saat akşam üstü
altı buçuk ya da öyle bir şey... On yedinci kattaki balkonumda şehrin trafiğinden,
kavga dövüşünden, Allah’a sövüşlerinden ve her şeyinden uzakta, kuşların ve bulutların
yakınında kahve sigara yapıyordum. Akşam üstü kahve mi içilir, gibi soruları
epeydir düşünmüyorum çünkü, doğrudan içiyorum. Aldırmadan. Yine aldırmadan
uzaklara bakıp uykum gelene kadar ne yapıp edip de akşamı bitireceğimi
düşünüyordum. Aklıma gelen ilk şeyi yapmadıktan sonra ne yapsam boştu ya, daha
çok konuşacak değilim. Neyse...
Tam artık iyice filtresine yaklaşmış
sigaramı söndürmek için arkamı dönecektim ki gözlerimin önünden, kafamla gökyüzünün
arasından süratle bir şey düştü aşağı. Büyük bir şey. Aşağı eğilip baktım, düşen
büyük şey üst kattaki Burhan Bey’den başkası değildi. Düşen kesinkes Burhan Bey’di
ama artık yerde yatan şey pek de Burhan Bey gibi durmuyordu. Birbirinden bağımsız,
hepsi eşit derecede nahoş, mide bulandırıcı ve iç karartan onlarca insan
parçası. Üst katta terlikleriyle takır takır gezdiği ve ne kadar mesaj atsam, kaç
defa tavana vursam da ses yapmaya devam ettiği için içimden kaç kez beyinsiz olduğuna
sövmüştüm ama yanılmıştım işte! Burhan Bey’in bütün beyni, parçalar halinde bahçeye
yayılmıştı. Kolları, bağırsakları, her şeyi...
Ortalık
çok geçmeden savaş alanına döndü. Büyük küçük en ufak bir olay görüp feryat
figan bağırmaya dünden hazır olan soytarıların haykırışları, korkudan muhtemelen
en az bir ay boyunca yalnız uyuyamayacak çocukların dehşetli gözleri, polis
arabaları, on yedinci kattaki balkonumdan gördüğüm tüm bu çerçevede son derece
anlamsız ve -ne yazık ki- komik duran ambulansın sirenleri ve Burhan Bey’in yakınlarına
ulaşmaya çalışan kapıcı ve öbür komşular... Olduğum yerde kalakalmış, yaktığım
sigaradan doğru düzgün iki nefes bile çekemeden olanları izliyordum. Korktuğumu
söyleyebilirdim ama yalan söylemiş olurdum. Üzüldüğümü söyleyebilirdim ama
yalan söylemiş olurdum. Belki adi, aşağılık bir herif olup sevindiğimi bile
söyleyebilirdim ama yine, yeniden yalan söylemiş olurdum. Ne hissettiğim
hakkında ve hatta en azından bir şey hissedip hissetmediğim hakkında en ufak
bir fikrim yoktu. Sadece izlemek istiyordum işte olan biteni. Mizansenin
sonraki perdesini merak etmek gibi bir şeydi bu, başka şey değil. Aldırmadan.
Biri ölünce, saat kaç olursa olsun
zaman duruyor herhalde. Biri öldüğünde sanki doğrudan uzun, sonsuz bir gece
başlıyor. Çekilmez bir gece. Çekimin, aksiyonun, hayatta kalan olmanın
cazibesiyle zaman, en küçük birimlerine dek donakalıyor. Kimsenin, ölen bir
başka kimseyi gerçekten umursadığı falan yok, en yakınlarımız için bile geçerli
bu. Herkes yaşadığını başkalarının ölümleriyle anlayıp pekiştiriyor yalnızca.
Gerçekten bir meselesi varsa eğer hayatın, o halde “bütün mesele bu”. Yaşamak
ve yaşadığını pekiştirmek, öbürlerinin ölümüyle bile olsa. Ee, boşuna
dememişler: Bütün bir medeniyet, ölülerin omuzlarında yükselen bir diriler
sürüsüdür. Başka ne olabilir?
Hele haberciler geldikten sonra işin
rengi bayağı bir değişti. Olayın başından beri bahçe kapısının oralarda durup
suratında besbelirgin bir hoşnutsuzlukla olan biteni izleyen sevgili komşularım
bile bir anda öfke krizlerine girmeye, ağlayıp sızlanmaya başladılar. Ne hikmetse
artık, ağlayıp sızlandıkları yerlere filan hep kadrajlar denk geliyordu. Nasıl
da kendilerine gelemeyeceklerini, Burhan Bey’e olan sonsuz sevgilerinden dolayı
kalplerinin en derininde açılan kocaman yarayı, rahmetlinin daha dün yaşıyor
olduğu gibi hemen her şeyleri anlatıp döktüler ortalığa. O sıralar ben hala
balkon demirlerini iki elimle sımsıkı kavramış onları izliyordum. Yalnız, her
birkaç dakikada bir istemsizce gözüm ölünün parçalarına, ondan geri kalanlara
takılıyordu. Yanlış anlaşılmasın, elbette adamcağızdan geriye kalan ne var ne
yoktuysa ceset torbalarına (ya da adı artık her neydi ise) doldurup doldurup
götürdüler, etrafı da güzelce temizlediler. Tüm bunlar olurken de aynı bu
şekilde balkon demirlerine yapışmış izliyor olduğumdan rahatlıkla
söyleyebilirim ki görmek pek hoş değildi. Sabahları sizin gibi uyandığını, işe
gittiğini, yemek yediğini, seviştiğini (hiç duymamış olmama rağmen), akşam
olunca yine sizin gibi yatağa yattığını bildiğiniz birinden arta kalan un ufak
parçaların faraşlarla süpürülüp torbalara konduğunu, sonra o kişinin kanının
bir hortumla yıkanarak dünyadan uğurlandığını görmek sahiden hiç de hoş
değildi.
Her neyse, dediğim gibi Burhan Bey’i
süpürüp götürmüş de olsalar gözüm hala sürekli onun yerde, paramparça
görüntüsüne kayıyordu. Aşağı baktığımda insanları, kameraları, olay yeri
şeritlerini görmeliydim ama ben sadece rahmetlinin nasıl öldüğünü
görebiliyordum. Diğerleri, benim gördüğümü göremiyor olmalılardı ki olan bitene
hala bu dünyanın içinden, bu dünyanın acısıyla karşılık veriyorlardı. Demek, ya
ben bambaşka bir reaksiyon veriyordum ya da geri kalan herkes rol yapıyordu. Belki
de böyle olmalıydı. Belki de hayatta kalmak için, hayatta kaldığını
pekiştirebilmek için bütün bu oyunun ve rol kesmelerin sonuna dek götürülmesi
gerekliydi ve ben büyük bir yanlışın içindeydim. Kesinlikle böyleydi, başka ne
olabilir?
O an ellerimi balkon demirlerinden
çekip aldım ve diğerlerine uymaya karar verdim. İlerleyen günler ve haftalarda
da devam ettim buna. Bir yandan Burhan Bey’in cenazesine katılım gösteriyor,
taziye için gelen komşularla birlikte her seferinde “Tüh yahu, Allah rahmet
eylesin.”, diyor, Burhan Bey’in yedisi, kırkı falan gibi günlerde Kur’an
okumalarına katılıyor; bir yandan da gündelik işlerimi yapmaya devam edip
şirkete gidiyor, öğlen yemeğinde ne yiyeceğimizi kararlaştırıyor, ayakkabı
bakmaya gidiyor, dişlerimi falan fırçalıyordum. Kafamın ücra bir köşesinde
yaptıklarımızı, yaşadıklarımızı yargılamıyor değildim ama. Elbette düşünüyor ve
bir türlü bir mana bulamıyordum tüm bu saçmalıklara. Halbuki, diyordum; ölüm
herkesi ve her şeyi askıya almamalı mıydı? Bir başka hemcinsinin öldüğünü gören
ilk şanssız insan için dünyanın bütün büyüsünün bozulması gerekmiyor muydu?
Öyle değildi demek ki, haksız olmalıydım. Tüm insanlar olarak dışarı
yansıttığımız samimiyetsiz, ısmarlama bir acı ve içeride kendi gamsız
gerçeğimizle ölümü denklemden çıkarmak pekala mümkündü işte. Bunun iyi mi kötü
mü olduğu, mantıklı mı yoksa zırva mı olduğu üzerine düşünmeyi bıraktığımda her
şeyin müthiş seviyede kolaylaştığını fark ettim. Artık Burhan Bey aklıma
yalnızca Burhan Bey’in akla gelmesi için herkesçe kararlaştırılmış zamanlarda
geliyor ve zihnimde kolektif, paylaşımlı bir kavramdan daha derine inemiyordu. Olmuştu
işte! Burhan Bey’den neredeyse tümüyle kurtulmuş, basit yaşantımla ve sürüden
ayrılmayışımla keyifli keyifli yaşayıp gidiyordum. Sitemizdeki ucuz kafe
işletmecisi beyefendi sürümden, ben ise sürüden kazanıyordum.
Fakat ne yaparsam yapayım, yine de
akşamüstü iş çıkışı balkon-sigara-kahve üçlemelerimde aşağıya, malum noktaya
baktığım her defasında hala Burhan Bey’in paramparça bedeni ve kıpkırmızı kanı
gözlerimin önündeydi. Çocuklar, olanlara tanık oldukları için bir ay uyuyamayacaklarını
düşündüğüm aynı çocuklar kanın hortumlarla yıkandığı betonda top oynuyorlardı. Onlara
baktığımda Burhan Bey'in üzerinde tepindiklerini düşünüp duruyordum. Çocuklardan
sarışın olanı sol ayağıyla topa vuruyordu. Çocuklardan sarışın olanı sol
ayağıyla Burhan Bey’in kopuk bacağına vuruyordu. Çocuklardan kaleci olanı köşeye
uzanıp topu tutuyordu. Çocuklardan kaleci olanı köşeye uzanıp Burhan Bey’in
kafasını tutuyordu.
Günler böyle geçtikçe, gitgide
aklımı kaybetme noktasına gelmiştim. Uyku düzenim bozulmuş, yiyip içtiğimden
haz alamaz, insanların verdikleri selamları bile sahte gülücüklerle geçiştirir
olmuştum. Ömrüm boyunca Burhan Bey’i kafamdan çıkaramayacağım, ölene dek onun
görüntüleriyle yaşayacağım korkusu her yerimi sarmıştı.
Sonra ne olduysa bir anda oldu. Bir sabah
uyandım, kesinlikle bir şeyler farklıydı. Her şey, kesinlikle farklıydı. Burhan
Bey ne aklımın en ücra rafında vardı, ne de baktığım herhangi bir köşede. Yeniden
dünyaya dönmüştüm işte! Yeniden, dünyanın içinde, dünyanın dertlerine sahip bir
sahtekar olmuştum. Gözlerim gerçeklere kapanmış, kulaklarım olan bitene
tıkanmıştı. Herkes gibi mutlu yaşayabileceğim bir hayat bekliyor gibiydi beni.
Herkes kadar mutlu, herkes kadar Burhan’sız. Bütün bir hafta bu şekilde, müthiş
bir rahatlık ve bu rahatlığı borçlu olduğum güzel bir gamsızlıkla geçiverdi.
Pazar sabahı uyandığımda, artık Burhan Bey’den ölesiye kurtulduğuma emindim.
Evet, ölesiye...
Televizyon karşısında, televizyonda
bulabildiğim anlamsız bir film karşısında uyuklamak üzereyken zırıl zırıl
ağlayan kapıya uyandım. Delikten, yüzünde buruk bir neşe ifadesiyle bakınan bir
adam görünüyordu. Simaen tanıdığım bu yüzün binada oturanlardan biri olduğunu
anlayınca kapıyı açmakta tereddüt etmedim. “Merhaba. Nasıl yardımcı
olabilirim?”. Elinde bir tabak tutuyordu adam, içinde dört beş dilim soğuk
baklava. “Estağfurullah.”, dedi adam. “Yardımcı olacak bir durum yok. Binadan
bazı dostlarla oturmuş Burhan Bey’i yad ediyorduk. Bu, soğuk baklava
rahmetlinin en sevdiği tatlıydı da... Oturup tatlı tatlı bunları yerken
binadaki herkese de ikram etmek istedik. Anlarsınız ya, ruhuna...”.
Şaşırdım. Helva olsa ya da ne
bileyim lokum mokum olsa bile anlayacaktım ama ilk defa ölünün arkasından
baklava yendiğini görüyordum. Gerçi, helva cenazelerde dağıtılırdı. Bu
insanlarsa ortada bugünü Burhan Bey’in yad edilmesi için önemli kılan hiçbir
şey yokken böyle bir şeye kalkıştıklarına göre, istediklerini yemekte
serbestlerdi. Teşekkür edip baklavayı aldım. Burhan Bey hala aklımda yoktu.
Evet, bütün bir hafta boyunca hiç düşünmemişken şimdi yeniden onun adını
duymuştum ama bu da bir şeyi değiştirmemiş; bu vadesi dolmuş isim bir
kulağımdan girmiş öbüründen çıkmıştı. Ben öyle düşünüyordum en azından. Kapıyı
kapatıp içeri girdim. Baklavaları alıp televizyon karşısında hiç edecektim ki
gözüme balkon kapısı ilişti. Bir haftadır, korktuğum için çıkmaya hiç
yanaşmadığım balkonun kapısı. “Ne olabilir ki, hepsi geçti işte.”. Güzel bir
kahve yaptım kendime, sigaramı ve baklavaları da alıp balkona kuruldum. Aşağıya
doğru baktım, çocuklar yine top oynuyordu. Ama ortada Burhan Bey falan yoktu.
Ne yerde, ne de çocukların elinde ya da ayağında. “Hah!”, dedim. “Bu kadar
işte.”. Bir yandan kahvemi içerken bir yandan da tabaktan yedikçe yiyordum. Bitince
çatalı boş tabağın içine bıraktım sigaramı yaktım.
Çatalın ucunda kan lekeleri, tabakta Burhan Bey’den kalan birkaç parmak duruyordu. Aşağı baktım, çocuklar hala top oynuyordu.