Cebeci'den Sabaha — Felsefeyi Çöpe Atan Bir Gece
Kutsalın Nörolojisi ve Bülent Ersoy
Cebeci yokuşundan aşağı, gecenin
tekinsiz ve yapışkan saatlerinde ağır ağır sallanırken beynimin içindeki sağ ve
sol loblar kırık bir masada kıyasıya ping-pong oynuyor. Sokak lambalarından
biri, tam tepemde, eski VHS kasetlerdeki cızırtıyı andıran bir ritimle adeta
geçmişten gelen tekinsiz bir hayalet gibi yanıp sönüyor.
Cebimden
bir Reserve çıkarıp yakıyorum. Parliament'in bu en ağır, ciğeri resmen
zımparalayan, hiç şakası olmayan dumanını içime çekerken aşağıdan, muhtemelen
egzozu sanayide özel olarak patlatılmış bir Doğan veya Şahin'in açık camından
sokağa devasa bir ses dalgası yayılıyor.
Bülent
Ersoy.
Gecenin kör yarısı. Sokaklar terk
edilmiş bir film seti gibi boş ve Diva avaz avaz, bütün hücreleriyle yakarıyor.
Şarkının adını çıkaramıyorum ama abartılı, devasa acı duvarlara çarpıp yüzüme
patlıyor. "Allah belamızı verdikçe dinleriz" diye
mırıldanıyorum kendi kendime ve gülümsüyorum.
Çünkü
aslında şu an asfaltta seken bu melodi, basbayağı ilkel bir ayin. Bülent
Ersoy'un simli, otonom bir cumhuriyet kadar devasa elbiseleri; yüzündeki ağır,
heykelsi makyajı, sahnede ellerini göğe açıp gözlerini devirerek transa
geçmesi... Bayağı şaman bu kadın ulan!
Beynimizin mistik
"bütünlük" hissine ulaşmak, evrenle bir olmak için illa gidip Tibet
tepelerinde dondurucu soğukta bağdaş kurmasına ya da Amazon ormanlarında
halüsinojenik kurbağa yalamasına gerek yok ki.
Bizim
coğrafyanın nöro-ekolojisi sağ olsun; çile çektikçe hayat, zamlar, dertler
üstümüze üstümüze geldikçe arabesk bir ekstaziye sığınıyoruz. Acıyı sonuna
kadar kökleyip, nörolojik aşırı yüklemede "batsın bu dünya"
frekansında tanrıyla doğrudan, fiber optik bir hat kuruyoruz. Beynin acıyla baş
etme mekanizması bu, bir tür arabesk nöroteoloji.
Şahin köşeyi lastik yakarak dönüp kayboluyor ama Diva'nın isyankâr ilahi yakarışı, duman altı olmuş asfaltın üstünde bir süre daha asılı kalıyor.
Beynin mistik anlarda "birlik" hissi yaşaması gerçek bir nörolojik olgudur. Araştırmacılar, derin duygusal müzik deneyimlerinin şamanik trans ile aynı beyin bölgelerini aktive ettiğini öne sürmektedir. Arabesk, ruhun batı'dan değil Cebeci asfaltından geçen versiyonudur.
Sigaramın ucundaki turuncu ateşe
bakarak yürümeye devam ediyorum. Adımlarım beni yavaş yavaş Asri Mezarlık'ın
soğuk, upuzun duvarına çıkarıyor. Şehrin tam ortasında, devasa, betonla
çevrilmiş bir suskunluk parseli.
Beynimin
sol tarafındaki geveze varoluşçu damar atmaya başlıyor. "İnsan,"
diyorum içimden, "sürekli olarak kendi ölümüne doğru koşan, sonlu
olduğunu bilen tek zavallı varlıktır." Zamanı anlamlı kılan,
takvimleri icat ettiren, saatleri kollara taktıran şey tam olarak şu duvarın
arkasında yatan on binlerce sessiz, kemikleşmiş ceset.
Ama
işte mezarlık duvarının dibindesin abi. Saatin, planların, çok önemsediğin
sanatsal projelerin hiçbir önemi yok.
Tam bu derin, karanlık, Kafkaesk
düşüncelerin dibine vurmuşken duvarın hemen dibindeki kurumuş yaprakların
arasından bir hışırtı duyuyorum.
İki
tane kirpi.
Mezarlığın demir parmaklıklarının
altından sıyrılmış, gayet kaygısız, paytak paytak, adeta pijamalarıyla pazar
kahvaltısına inmiş gibi yürüyorlar. Durup onlara bakıyorum.
Kirpinin
zamandan haberi yok. Ölüm korkusu umrunda değil. Saat kaç olmuş, yarın sabah
erken kalkıp sete mi gidilecek, sosyoloji sınavı ne zaman, ölünce arkamdan
helva kavururken fıstığını bol koyarlar mı... Hiçbiri yok! Onlar sadece varlar.
Safi bir "şimdi"nin içindeler.
Biz
şu buz gibi demir parmaklıklara bakıp sonumuzu; zamanın korkunç, öğütücü
akışını hissederken kirpi az ilerideki çürümüş, yarısı yenmiş bir elma
koçanının peşinde.
Derin bir nefes daha çekiyorum, dumanı kirpilere doğru üflemeden havaya savuruyorum. Hayvanların muazzam varoluşsal hiçliğini, kutsal kaygısızlıklarını kendi zehrimle bozmayayım diyorum.
Kirpiler gerçekten de Asri Mezarlık'ta yaşar. Şehrin ortasındaki mezarlıklar onlar için mükemmel habitattır: kimse rahatsız etmez, böcek boldur, bekçi genelde uyur. Varoluşçu kaygıdan nasibini almamış olmak, ekolojik açıdan büyük avantaj sağlamaktadır.
Biraz daha aşağıda, sadece kedi
gözlerinin parladığı dar ve loş bir sokağa sapıyorum. Köşede, bir apartmanın
rutubetli boşluğuna tünemiş iki üç ufaklık var. Sistem dışı, hayatın arka
sokaklarına fırlatılıp atılmış, neon tabelaların ışığının değmediği küçük
adamlar.
İçlerinden biri, üstünde muhtemelen
abisinin abisinden kalma, ona üç beden büyük gelen, kolları kıvrılmış eski bir
montla bana doğru seğirtiyor. Gözleri sokak lambasının altında fıldır fıldır.
"Abi
var mı bi’ sigaran?"
Duruyorum. Çocuğa alıcı gözüyle bir
bakıyorum. Modern çağın kendini sürekli sömüren, "daha çok çalışmalıyım,
daha iyi bir CV yapmalıyım, sabahları yoga yapıp badem sütü içmeliyim"
diyen performans kölesi falan değil bu. Bu çocuk, bütün pürüzsüz, analitik,
hesapçı sistemin tamamen dışına, en uzağına tükürdüğü bir arıza.
Elim
usulca cebime gidiyor, paketten bir dal Reserve çıkarıp uzatıyorum. Sonra diğer
cebimi yokluyorum, montun derinliklerinde unutulmuş, buruş buruş olmuş bir 20
lira bulup onu da sigaranın yanına; çocuğun kirli, soğuktan çatlamış avucuna
sıkıştırıyorum.
Tam o an, sinematografik bir mucize
oluyor. Sokağın üst katlarındaki karanlık bir pencereden, açık kalmış bir
radyodan ya da eski bir televizyondan geceye inanılmaz tanıdık, ince, nostaljik
bir melodi sızıyor.
Avaramu... 1951 yapımı efsanevi filmin, bütün
dünyayı ağlatan şarkısı. Raj Kapoor, Bollywood tarihinin en büyük trajikomik
yüzü, meşhur Chaplin şapkasıyla sokaklarda dolaşır — Awara Hoon der,
"avareyim" der. Şarkı Türkiye'de "Avaremu" olarak ağızlara
yerleşmiş, elli yıldır söylenip durulmaktadır. Şu 20 liralık çocuğun tam
soundtrack'i.
Çocuğun 20 lirayı avucunda, sanki
dünyanın en değerli elmasını bulmuş gibi sıkışına bakıyorum. İçimde garip, çok
acayip, melankolik bir sosyolojik şefkat kabarıyor. Bütün ağır felsefi
teoriler, mekânsal hiyerarşiler üzerine kurduğum süslü cümleler falan bu çatlak
kaldırımlı sokağın zemininde tuzla buz oluyor.
Sokak kendi gerçeğini, kendi sert şiirini suratıma çarpıyor.
Awara Hoon (1951) — Raj Kapoor'un yönetip oynadığı bu film Sovyetler'den Türkiye'ye, Çin'den Orta Doğu'ya kadar inanılmaz bir kitleye ulaşmıştır. Şarkının Türkçe "Avaremu" versiyonu nesiller boyu aktarılmıştır. Psikopolitik bir yabancılaşmayı bu kadar güzel özetleyen başka bir film melodisi zor bulunur.
Çocuk sigarayı büyük bir ustalıkla,
sanki kırk yıllık bir tiryaki gibi kulağının arkasına yerleştiriyor, parayı da
şap diye montun cebine atıyor.
Geri
dönüp arkadaşlarının yanına gidecek diye bekliyorum ama gitmiyor. Duruyor. Bana
doğru bir adım daha atıyor; sokak lambasının cılız, sarı ışığında yüzümü,
gözaltlarımı, duruşumu uzun uzun inceliyor.
Gözlerini kısıyor; on yaşındaki
bedenin içine sanki seksen yaşında, hayatın bütün sillesini yemiş, dağlarda
inzivaya çekilmiş bir ermiş kaçmış gibi, çok ciddi, inanılmaz bilge bir
tavırla:
"Abi
bir şey söyleyebilir miyim?"
"Söyle abicim," diyorum. İçimden yemin ederim
devasa bir beklenti var. Herhalde diyorum, hayatın dibini görmüş bir sokak
bilgeliği; belki bu Avare felsefesini özetleyecek vurucu bir cümle, belki
varoluşun ta kendisiyle ilgili şiirsel bir tokat gelecek. Zihnimde epik bir
müzik çalıyor o an.
Çocuk yüzüme bir saniye daha bakıp
son derece pratik, klinik ve dümdüz bir sesle konuşuyor:
"Kan
değerlerine baktır abi sen. Rengin falan çok kötü, yüzün çökmüş yemin ederim.
Demir mi eksik ne?"
Donup kalıyorum.
Sokak
lambasının altındayım. Elimde sönmek üzere olan bir izmarit. Kafamın içindeki
devasa entelektüel balon, minicik bir sokak çocuğunun fırlattığı tıbbi bir
iğneyle muazzam bir "pat!" sesi çıkararak sönüyor.
Çocuk
arkasını dönüp yırtık pabuçlarıyla sekerek arkadaşlarının yanına zıplarken
insan bilincinin kökeni üzerine kafa yoran eski adamların ruhu beynimin içinde
kahkaha atmaya başlıyor.
Kan
değerlerin düşükse havalı felsefelerin hiçbiri kurtarmıyor adamı. Somatik köklere, basit hücre
yığınına anında geri çakılıyorsun. Kansızlık çekiyorsan, B12 yerlerde
sürünüyorsa istersen dünyadaki tüm felsefe kitaplarını yut — sokağın
karanlığından çıkan on yaşındaki bir avare gelir, tek cümlede bütün ontolojik
kibrini böbrek taşı gibi düşürtür sana.
Sokağın
ortasında, Avaramu usulca çalmaya devam ederken, Ankara ayazında kendi kendime
sesli bir şekilde gülmeye başlıyorum. Gözlerimden yaş gelene kadar gülüyorum.
Bitmiş izmariti sokağın kenarına fırlatıp, yarın sabah uyanabilirsem ulu önder felsefeyi bir kenara bırakıp ilk iş sağlık ocağından randevu almaya karar vererek eve doğru yürümeye devam ediyorum.
Demir
eksikliği Türkiye'de en yaygın mikro-besin yetmezliğidir. Belirtileri:
solgunluk, yorgunluk, konsantrasyon güçlüğü — yani tam olarak sizi gece yarısı
Cebeci yokuşunda felsefeyle boğuşmaya iten hâl. Sokaktaki çocuk, klinik teşhisi
felsefeden önce koydu. Bu veri noktasını not edin.