✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
26 Ekim 2026

PRATFALL

Kusurlu Kalma Çabası
Deneme ✦ 7 DAKİKA · BİR DENEME MOLASI

Cebeci'den Sabaha — Felsefeyi Çöpe Atan Bir Gece

Kutsalın Nörolojisi ve Bülent Ersoy Cebeci yokuşundan aşağı, gecenin tekinsiz ve yapışkan saatlerinde ağır ağır sallanırken beynimin içindeki sağ ve sol loblar kırık bir masada kıy...

Kutsalın Nörolojisi ve Bülent Ersoy

Cebeci yokuşundan aşağı, gecenin tekinsiz ve yapışkan saatlerinde ağır ağır sallanırken beynimin içindeki sağ ve sol loblar kırık bir masada kıyasıya ping-pong oynuyor. Sokak lambalarından biri, tam tepemde, eski VHS kasetlerdeki cızırtıyı andıran bir ritimle adeta geçmişten gelen tekinsiz bir hayalet gibi yanıp sönüyor.

Cebimden bir Reserve çıkarıp yakıyorum. Parliament'in bu en ağır, ciğeri resmen zımparalayan, hiç şakası olmayan dumanını içime çekerken aşağıdan, muhtemelen egzozu sanayide özel olarak patlatılmış bir Doğan veya Şahin'in açık camından sokağa devasa bir ses dalgası yayılıyor.

Bülent Ersoy.

Gecenin kör yarısı. Sokaklar terk edilmiş bir film seti gibi boş ve Diva avaz avaz, bütün hücreleriyle yakarıyor. Şarkının adını çıkaramıyorum ama abartılı, devasa acı duvarlara çarpıp yüzüme patlıyor. "Allah belamızı verdikçe dinleriz" diye mırıldanıyorum kendi kendime ve gülümsüyorum.

Çünkü aslında şu an asfaltta seken bu melodi, basbayağı ilkel bir ayin. Bülent Ersoy'un simli, otonom bir cumhuriyet kadar devasa elbiseleri; yüzündeki ağır, heykelsi makyajı, sahnede ellerini göğe açıp gözlerini devirerek transa geçmesi... Bayağı şaman bu kadın ulan!

Beynimizin mistik "bütünlük" hissine ulaşmak, evrenle bir olmak için illa gidip Tibet tepelerinde dondurucu soğukta bağdaş kurmasına ya da Amazon ormanlarında halüsinojenik kurbağa yalamasına gerek yok ki.

Bizim coğrafyanın nöro-ekolojisi sağ olsun; çile çektikçe hayat, zamlar, dertler üstümüze üstümüze geldikçe arabesk bir ekstaziye sığınıyoruz. Acıyı sonuna kadar kökleyip, nörolojik aşırı yüklemede "batsın bu dünya" frekansında tanrıyla doğrudan, fiber optik bir hat kuruyoruz. Beynin acıyla baş etme mekanizması bu, bir tür arabesk nöroteoloji.

Şahin köşeyi lastik yakarak dönüp kayboluyor ama Diva'nın isyankâr ilahi yakarışı, duman altı olmuş asfaltın üstünde bir süre daha asılı kalıyor.

Beynin mistik anlarda "birlik" hissi yaşaması gerçek bir nörolojik olgudur. Araştırmacılar, derin duygusal müzik deneyimlerinin şamanik trans ile aynı beyin bölgelerini aktive ettiğini öne sürmektedir. Arabesk, ruhun batı'dan değil Cebeci asfaltından geçen versiyonudur.

Sigaramın ucundaki turuncu ateşe bakarak yürümeye devam ediyorum. Adımlarım beni yavaş yavaş Asri Mezarlık'ın soğuk, upuzun duvarına çıkarıyor. Şehrin tam ortasında, devasa, betonla çevrilmiş bir suskunluk parseli.

Beynimin sol tarafındaki geveze varoluşçu damar atmaya başlıyor. "İnsan," diyorum içimden, "sürekli olarak kendi ölümüne doğru koşan, sonlu olduğunu bilen tek zavallı varlıktır." Zamanı anlamlı kılan, takvimleri icat ettiren, saatleri kollara taktıran şey tam olarak şu duvarın arkasında yatan on binlerce sessiz, kemikleşmiş ceset.

Ama işte mezarlık duvarının dibindesin abi. Saatin, planların, çok önemsediğin sanatsal projelerin hiçbir önemi yok.

Tam bu derin, karanlık, Kafkaesk düşüncelerin dibine vurmuşken duvarın hemen dibindeki kurumuş yaprakların arasından bir hışırtı duyuyorum.

İki tane kirpi.

Mezarlığın demir parmaklıklarının altından sıyrılmış, gayet kaygısız, paytak paytak, adeta pijamalarıyla pazar kahvaltısına inmiş gibi yürüyorlar. Durup onlara bakıyorum.

Kirpinin zamandan haberi yok. Ölüm korkusu umrunda değil. Saat kaç olmuş, yarın sabah erken kalkıp sete mi gidilecek, sosyoloji sınavı ne zaman, ölünce arkamdan helva kavururken fıstığını bol koyarlar mı... Hiçbiri yok! Onlar sadece varlar. Safi bir "şimdi"nin içindeler.

Biz şu buz gibi demir parmaklıklara bakıp sonumuzu; zamanın korkunç, öğütücü akışını hissederken kirpi az ilerideki çürümüş, yarısı yenmiş bir elma koçanının peşinde.

Derin bir nefes daha çekiyorum, dumanı kirpilere doğru üflemeden havaya savuruyorum. Hayvanların muazzam varoluşsal hiçliğini, kutsal kaygısızlıklarını kendi zehrimle bozmayayım diyorum.

Kirpiler gerçekten de Asri Mezarlık'ta yaşar. Şehrin ortasındaki mezarlıklar onlar için mükemmel habitattır: kimse rahatsız etmez, böcek boldur, bekçi genelde uyur. Varoluşçu kaygıdan nasibini almamış olmak, ekolojik açıdan büyük avantaj sağlamaktadır.

Biraz daha aşağıda, sadece kedi gözlerinin parladığı dar ve loş bir sokağa sapıyorum. Köşede, bir apartmanın rutubetli boşluğuna tünemiş iki üç ufaklık var. Sistem dışı, hayatın arka sokaklarına fırlatılıp atılmış, neon tabelaların ışığının değmediği küçük adamlar.

İçlerinden biri, üstünde muhtemelen abisinin abisinden kalma, ona üç beden büyük gelen, kolları kıvrılmış eski bir montla bana doğru seğirtiyor. Gözleri sokak lambasının altında fıldır fıldır.

"Abi var mı bi’ sigaran?"

Duruyorum. Çocuğa alıcı gözüyle bir bakıyorum. Modern çağın kendini sürekli sömüren, "daha çok çalışmalıyım, daha iyi bir CV yapmalıyım, sabahları yoga yapıp badem sütü içmeliyim" diyen performans kölesi falan değil bu. Bu çocuk, bütün pürüzsüz, analitik, hesapçı sistemin tamamen dışına, en uzağına tükürdüğü bir arıza.

Elim usulca cebime gidiyor, paketten bir dal Reserve çıkarıp uzatıyorum. Sonra diğer cebimi yokluyorum, montun derinliklerinde unutulmuş, buruş buruş olmuş bir 20 lira bulup onu da sigaranın yanına; çocuğun kirli, soğuktan çatlamış avucuna sıkıştırıyorum.

Tam o an, sinematografik bir mucize oluyor. Sokağın üst katlarındaki karanlık bir pencereden, açık kalmış bir radyodan ya da eski bir televizyondan geceye inanılmaz tanıdık, ince, nostaljik bir melodi sızıyor.

Avaramu... 1951 yapımı efsanevi filmin, bütün dünyayı ağlatan şarkısı. Raj Kapoor, Bollywood tarihinin en büyük trajikomik yüzü, meşhur Chaplin şapkasıyla sokaklarda dolaşır — Awara Hoon der, "avareyim" der. Şarkı Türkiye'de "Avaremu" olarak ağızlara yerleşmiş, elli yıldır söylenip durulmaktadır. Şu 20 liralık çocuğun tam soundtrack'i.

Çocuğun 20 lirayı avucunda, sanki dünyanın en değerli elmasını bulmuş gibi sıkışına bakıyorum. İçimde garip, çok acayip, melankolik bir sosyolojik şefkat kabarıyor. Bütün ağır felsefi teoriler, mekânsal hiyerarşiler üzerine kurduğum süslü cümleler falan bu çatlak kaldırımlı sokağın zemininde tuzla buz oluyor.

Sokak kendi gerçeğini, kendi sert şiirini suratıma çarpıyor.

Awara Hoon (1951) — Raj Kapoor'un yönetip oynadığı bu film Sovyetler'den Türkiye'ye, Çin'den Orta Doğu'ya kadar inanılmaz bir kitleye ulaşmıştır. Şarkının Türkçe "Avaremu" versiyonu nesiller boyu aktarılmıştır. Psikopolitik bir yabancılaşmayı bu kadar güzel özetleyen başka bir film melodisi zor bulunur.

Çocuk sigarayı büyük bir ustalıkla, sanki kırk yıllık bir tiryaki gibi kulağının arkasına yerleştiriyor, parayı da şap diye montun cebine atıyor.

Geri dönüp arkadaşlarının yanına gidecek diye bekliyorum ama gitmiyor. Duruyor. Bana doğru bir adım daha atıyor; sokak lambasının cılız, sarı ışığında yüzümü, gözaltlarımı, duruşumu uzun uzun inceliyor.

Gözlerini kısıyor; on yaşındaki bedenin içine sanki seksen yaşında, hayatın bütün sillesini yemiş, dağlarda inzivaya çekilmiş bir ermiş kaçmış gibi, çok ciddi, inanılmaz bilge bir tavırla:

"Abi bir şey söyleyebilir miyim?"

"Söyle abicim," diyorum. İçimden yemin ederim devasa bir beklenti var. Herhalde diyorum, hayatın dibini görmüş bir sokak bilgeliği; belki bu Avare felsefesini özetleyecek vurucu bir cümle, belki varoluşun ta kendisiyle ilgili şiirsel bir tokat gelecek. Zihnimde epik bir müzik çalıyor o an.

Çocuk yüzüme bir saniye daha bakıp son derece pratik, klinik ve dümdüz bir sesle konuşuyor:

"Kan değerlerine baktır abi sen. Rengin falan çok kötü, yüzün çökmüş yemin ederim. Demir mi eksik ne?"

Donup kalıyorum.

Sokak lambasının altındayım. Elimde sönmek üzere olan bir izmarit. Kafamın içindeki devasa entelektüel balon, minicik bir sokak çocuğunun fırlattığı tıbbi bir iğneyle muazzam bir "pat!" sesi çıkararak sönüyor.

Çocuk arkasını dönüp yırtık pabuçlarıyla sekerek arkadaşlarının yanına zıplarken insan bilincinin kökeni üzerine kafa yoran eski adamların ruhu beynimin içinde kahkaha atmaya başlıyor.

Kan değerlerin düşükse havalı felsefelerin hiçbiri kurtarmıyor adamı. Somatik köklere, basit hücre yığınına anında geri çakılıyorsun. Kansızlık çekiyorsan, B12 yerlerde sürünüyorsa istersen dünyadaki tüm felsefe kitaplarını yut — sokağın karanlığından çıkan on yaşındaki bir avare gelir, tek cümlede bütün ontolojik kibrini böbrek taşı gibi düşürtür sana.

Sokağın ortasında, Avaramu usulca çalmaya devam ederken, Ankara ayazında kendi kendime sesli bir şekilde gülmeye başlıyorum. Gözlerimden yaş gelene kadar gülüyorum.

Bitmiş izmariti sokağın kenarına fırlatıp, yarın sabah uyanabilirsem ulu önder felsefeyi bir kenara bırakıp ilk iş sağlık ocağından randevu almaya karar vererek eve doğru yürümeye devam ediyorum.

Demir eksikliği Türkiye'de en yaygın mikro-besin yetmezliğidir. Belirtileri: solgunluk, yorgunluk, konsantrasyon güçlüğü — yani tam olarak sizi gece yarısı Cebeci yokuşunda felsefeyle boğuşmaya iten hâl. Sokaktaki çocuk, klinik teşhisi felsefeden önce koydu. Bu veri noktasını not edin.

✂ · ESERİN SONU · ✦