Fazlalığın Soykütüğü: İnsanın Kendine Karşı Birikimi Üzerine Bir Deneme
Tarihi, ilerlemenin kaçınılmaz bir zafer yürüyüşü olarak
okumayı severiz. Bize bu öğretildi; mağara duvarından dokunmatik ekrana uzanan,
sanki önceden kararlaştırılmış, doğrusal bir hat. Oysa Jean-François Lyotard
gibi düşünürlerin uyardığı gibi, bu "büyük anlatılara" karşı derin
bir güvensizlik duymamız için çok nedenimiz var. Belki de tarih bir ilerleme
çizgisi değil, İbn Haldun'un "Asabiyyah" kavramında olduğu gibi
döngüsel bir gelgittir. Ya da belki daha kişisel, daha metafizik bir arayıştır.
Bu metin bir "deneme"dir; tarihin motorunu, insanın "artı
değer" (surplus) ile kurduğu saplantılı ve trajik ilişkide arayan bir
düşünce egzersizidir. İnsanlık, kendini yeniden tanımlamak için sürekli artı
değerin biçimini değiştirir. İktidarın, ahlakın ve kimliğin soykütüğü; bu
"fazlalığın" kimin elinde olduğu, neden oluştuğu ve bizden neyi
çaldığı sorularında gizlidir.
1. Toplayıcı/Avcı: Artı Değerin Olmadığı "Denge"
Antropolojik açıdan toplayıcı/avcı toplumlar, "artı
değer" birikiminin neredeyse imkânsız olduğu bir ekonomik yapıya sahipti.
Gıda depolanamaz, servet biriktirilemezdi. Bu felsefi açıdan ne anlama gelir?
Bu, insanın doğaya denk olduğu belki de tek dönemdir. Burada "fazla"
diye bir şey yoktur; çünkü doğa ile insan arasında henüz "fazla"yı
ölçecek bir kibir doğmamıştır. Bu ekonomik zorunluluk, kalıcı hiyerarşileri ve
mülkiyeti engeller. Kimlik bireysel birikimle değil, kolektif varoluşla
tanımlanır. Artı değerin yokluğu, özgürlüğün en ilkel, en "gerçek"
biçimidir: Hiçbir şey birikmez, hiçbir şey kaybedilmez. Bu dönemin insanı, Guy
Debord'un o ünlü formülündeki gibi "sahip olan" değil,
"olan"dır. Bu, insanın "Tanrısal dengeyle uyum içinde"
olduğu, varlığın mülkiyet tarafından henüz gölgelenmediği bir sıfır noktasıdır.
2. Üretici: Mülkiyet, İktidar ve "Sahte Tanrısallık"
Ve sonra "fazla" icat edildi. Tarım Devrimi,
insanın doğadan fazlasını almayı, onu depolamayı ve ona sahip olmayı öğrendiği
andır. "Üretici" arketipi (Homo Faber), insanın doğa üzerindeki
tahakkümünü bu "maddi artı değer" ile başlatır. Bu sadece ekonomik
bir değişim değil, metafizik bir kopuştur; dengenin bozulmasıdır. Artık
üretilen her "fazla" bir iktidar nesnesidir. Bu artı değeri kim
kontrol edecek? Bu soru; mülkiyeti, hiyerarşiyi, devleti ve ahlakı doğurur. Çünkü
mülkiyet, paylaşılmayan ve korunması gereken bir "fazla" yaratmıştır.
Marksist okumada bu sınıflı toplumun başlangıcıdır; felsefi okumada ise insanın
"Tanrı'nın rolünü üstlenmesi"dir. Toprağı dönüştüren, madeni işleyen
üretici kendini tanrısallaştırır. Oysa bu, kendi emeğine ve doğaya yabancılaşan
"sahte bir efendiliktir".
3. Tüketici: Metanın Yükselişi ve Ritüel Olarak Arzu
Sanayi Devrimi "üretici" mantığını zirveye taşıdı
ve kendi krizini yarattı: aşırı üretim. Kapitalizm bu krizi çözmek için
"artı değerin" anlamını tersine çevirdi. Artık sorun üretmek değil,
tüketmekti. "Tüketici" (Homo Consumens) arketipi bu yapısal ihtiyacın
ürünüdür. Bu evrede insan artık üretmek için değil, tüketmek için yaşar. Artı
değer (mal) bir araç değil, bir kimlik unsuru hâline gelir. Thorstein Veblen'in
"gösterişçi tüketim" dediği şey tam da budur: kimliğin satın alınan
metalar aracılığıyla sinyallenmesi. Debord'un formülünde "olan",
"sahip olana" dönüşmüştür. Tüketici, görünmez bir tapınmanın
öznesidir; meta modern dünyanın tanrısı, tüketim ise ritüelidir. Bu o kadar
ileri gitti ki B. Joseph Pine ve James H. Gilmore'un "Deneyim
Ekonomisi" (Experience Economy) olarak adlandırdığı bir aşamaya geldik.
Artık sadece şeylere değil, deneyimlere para harcıyoruz. Sistem
"anılarımızı" bile bir artı değere dönüştürmeyi başardı.
4. İzleyici: Temsilin Tiranlığı ve Pasifliğin Krizi
"Tüketici"nin sonsuz arzusu, bizi 20. yüzyılın
ikinci yarısında başka bir eşiğe getirdi. Bu eşiğin adı "Gösteri"dir
(Spectacle). Fransız düşünür Guy Debord, Gösteri Toplumu adlı eserinde bu yeni
arketipi, "İzleyici"yi tanımladı. Bu evrede artı değer
"maddi" olandan "imgesel" olana taşınır. Artık
üretim-tüketim diyalektiği imgeler düzleminde gerçekleşir. Debord'un deyişiyle
"sahip olmak", "görünmeye" gerilemiştir.
"İzleyici" aktif bir fail değil, pasif bir tanıktır; kendi hayatını
yaşamak yerine hayatın ona sunulan imgelerini seyreder. Fakat bu pasiflik
sistemin en güçlü yakıtıdır çünkü "katılmadan var olma" yanılsaması,
yabancılaşmanın en derin hâlidir. "İzleyici" olmak pasif bir fiil
değil, ideolojik bir konumdur; birey artık kendini üretmeyip üretilmiş imgeyi
kutsar. Ancak bu pasiflik ekonomik sistem için bir kriz yarattı. Pasif izleyici
sisteme yeterince "veri" ve "katkı" sağlamıyordu.
Kapitalizm bu pasifliği kırıp bizi tekrar "üretime" dâhil etmenin bir
yolunu bulmak zorundaydı.
5. Veri Öznesi: Bilinçdışı Üretim ve Profilin Mezarı
İşte buradayız. Modern çağın en sinsi arketipi: "Veri
Öznesi" (Data Subject). Sistem "İzleyici"nin pasiflik krizini,
bizi "katılımcı" ve "oyuncu" olmaya davet ederek çözdü.
Alvin Toffler'ın 1980'de "Prosumer" (Türetici) olarak adlandırdığı,
yani hem üretici hem tüketici olan yeni bir rol ortaya çıktı. Web 2.0 ve
"Kullanıcı Tarafından Oluşturulan İçerik" (UGC) ile hepimiz birer
"içerik üreticisi" olduk. Pasif "İzleyici" olmaktan
kurtulduğumuzu sandık. Oysa bu, çoğunlukla "ücretsiz emek" üzerine
kurulu bir sistemdi.
Johan Huizinga insanı "Homo Ludens" (Oynayan
İnsan) olarak tanımlamıştı; oyun kültürün temelidir. Dijital çağ bu kavramı
"Homo Ludens 2.0" olarak güncelledi. "Oyunlaştırma"
(Gamification) ve Metaverse gibi sanal evrenler, Huizinga'nın "sihirli
daire"sini (magic circle) teknolojik olarak yeniden yarattı. Bu
"sihirli daire" içinde özgür olduğumuzu, "gerçek" dünyadan
kaçtığımızı sanıyoruz. Oysa bu platformlar, "oyunun
araçsallaştırıldığı" ve oyuncunun "özerkliğini kaybetmiş" bir
veri kaynağına dönüştüğü yerler olabilir.
Shoshana Zuboff bu yeni ekonomik mantığı "Gözetim
Kapitalizmi" olarak adlandırır. Yeni artı değer artık bilinçli bir
"emek" değil, "davranışsal artı değer" (behavioral surplus)
olarak adlandırılan bilinçdışı bir sızıntıdır. Tıkladığımız her yer,
duraksadığımız her saniye, hatta pasifliğimiz bile bir veri noktasıdır. Artı
değerin kaynağı artık emek değil, "dikkat"tir. Bu evrede insanın
"özne"liği çözülür. Artık gözlemleyen değil, profillenen bir
varlıktır. İktidarın modern formu artık şiddetle değil, bilgiyle hükmeder.
Manuel Castells'in "Ağ Toplumu" dediği bu yapıda iktidar artık
mülkiyette ya da piyasada değil, "ağ"ın kendisindedir. Veri öznesi,
modern kölenin en zarif biçimidir; zincirlerini hissedemez çünkü zincirler
veriye dönüşmüştür. "Veri Öznesi" artık kendi kimliğini bile üretmez;
kimliği algoritmalar tarafından istatistiksel olarak yeniden inşa edilir.
"Profil" modern kimliğin mezar taşıdır; kişi hâlâ yaşıyordur ama
verisi çoktan defnedilmiştir.
Sonuç: Anlamın Tükenişi ve "Anlam Değer"e Çağrı
Artı değerin evrimi, insanın kendi tanrısallığına karşı
açtığı uzun bir savaşın ve kendi benliğini nasıl araçsallaştırdığının
tarihidir. Maddi fazlalıkla başladı, imgesel fazlalıkla devam etti ve şimdi
davranışsal fazlalıkla doruğa ulaştı. Artı değerin son aşaması anlamın
tükenişidir çünkü her şeyin ölçülebilmesi, hiçbir şeyin gerçekten değerli
olmaması demektir. Her şey veriye dönüştüğünde "fazla" artık semantik
bir gürültüdür. Eğer bu sarmaldan bir çıkış varsa bu daha fazla "artı
değer" üretmekle olmayacaktır. Yeni felsefi görevimiz bu evrimi tersine
çevirmek değil, "anlam değer" (meaning-value) adını verebileceğimiz
yeni bir bilinç fazlalığı yaratmaktır. Sistemin ölçemediği, profilleyemediği ve
metalaştıramadığı tek şey bilincin kendisidir. İnsan artı değer ürettiği oranda
kendini kaybeder. Çünkü "fazla" olan her şey "öz"ü
gölgeler. Belki de gerçek özgürlük artı değer üretmeyi bırakıp
"fazlalıksızlığı" seçebilme cesaretinde gizlidir.