Kendini İnkâr Eden Bir Kozalak
Böyle vaftiz ediyorum bu mektubu,
okudukça, kanatlarını açtıkça sen de anlayacaksın aslında her şey kupkuru
çıtırdamakta.
İnsan kendisinden başkasını
kovalamıyor. Kendi kendini kovalayan insansa dibi delik bir bidon. Dolmuyor.
Havası kalıyor içinde.
Şimdi biraz uzakta, biraz
ulaşılmazım, biraz da sisifos akıyor içimde.
25
Sıcak gözlerimin önünde kavruluyor.
Karşı kaldırım bile yabancı ama yanına oturduğum her insan kırk yıllık tanış
gibi samimi konuşuyor. Bir yandan terimi silerken bir yandan da önümüze konan
formu doldurmaya çalışıyorum. Önümüzdeki kağıtlar o kadar kutsal ki bir ter
damlası beni buraya bir ömür kapatacak gibi hissederken bir sıcak hava dalgası
daha vuruyor yüzüme. Upuzun bir kulübenin içinde terleyen yüzlerce insan kalem
sallıyor. Üzerimizde hepimize bakıp gülümseyen bir zaman kuşu dönüyor.
24
Hâlbuki zamanın huyudur geçmek. Bu,
burada dahi inkâr edilemez. Uyanır uyanmaz aklıma bu cümleler düşüyor. Zaman
kuşu dağların ardına kaçmış gibi görünüyor. Üstümdeki acemiliği incitmeden
sağlı sollu bir sürü yatağın arasından sıyrılıp tuvaletteki aynada şiddetle
değişmeye başlayan yüzüme bakıyorum. Beyaz tenim sararmış elmacıklarımda hafif
hafif korku titreşiyor. Üstümdeki renkleri garipsiyorum. Beni böyle
görmeliydin. Gülerdin, yalandan da olsa yakıştırırdın belki. Ama ben garipsiyorum.
Beni yoracak, hissediyorum. Bu yeşili tanımıyorum.
...
Yorgun argın atıyorum kendimi
yatağa. Tere sıvanan yabancı yeşil daha da koyulaşmış, akışkan, sarıyor beni. İnsanlar
konuşuyor. İnsanlar bağırıyor. Biri var hepsinden daha çok bağırıyor. En çok
bağıran kazanıyor. Herkes o bağırınca susuyor, o herkese dimdik sinirli bakıyor,
siniri bana bulaşıyor, elmacık kemiklerim titriyor, kimse ona doğrudan
bakamıyor.
Ben gözlerimi kapatınca seni
görüyorum. Bunu kaybetmekten korkuyorum, gözlerimi sıkı sıkı kapatıyorum.
23
Zamanın geçmeye mecbur olması burada
anlattıklarımı geçersizleştirecekmiş gibi hissediyorum. Ama bu geçişin nasıl
olduğunu da senin anlamanı en azından bilmeni istiyorum. Zamanı geçirmeye
mecbur bırakmak pasifliğimizin de kanıtı aslında. Geçen her saniyeyi iliklerine
kadar hissetmek saniyelerin birbirini kovalaması değil, benim her bir saniyeyi
teker teker toplayıp bir dakikaya ulaşmaya çalışmam yani zamanı geçmeye mecbur
bırakmam. Bütün aklımı bu köreltiyor. Gözlerim yanıyor, böyle bir zamanın
içinde yapayalnız. Donakalmak senin yüzünü bile silebilir yüzümden. Korkutuyor
bu beni. İçimden şiirler geçiriyorum, bazen kelimelerini kaybediyorum
şiirlerin, korkuyorum. Çünkü o boşlukların yüzümde belireceğini biliyorum.
22
Anlamın imkânsız olduğunu
düşünüyorum. Anlama eyleminin abartılı bir tınısı var. Anlam talebi tamamıyla
gerçekleştirebilecek bir talep değil. Bilme eylemiyle çokça karıştırılır
anlamak. Hâlbuki bir şeyi bilmek ona ad koymaktır yalnızca. Anlamak ise “şey”i
alıp teker teker işleyip yeniden “şey” yapabilmektir. Buradaki tek sakınca o
“şey”in anlama eylemine maruz kaldığında kendisinde bir şeyleri yitirmesi ya da
kendine bir şeylerin eklenmesidir. Dolayısıyla “şey”in anlaşılması mümkün
değildir. Bu yüzden anlama eylemi mutlak boşluk barındırır. Giydiğin gömlekle
tenin, kağıtla kalemin arasındaki kadar bir boşluk. Kısaca kağıttaki mürekkep
hiçbir zaman kalemden çıkanla aynı değildir.
Burada durup etrafıma bir
bakıyorum. Sabahın dördünde, yazdığım kâğıdı bile doğru düzgün görmezken sana
neler anlatıyorum.
Burada, gün içinde, sözcüklerimin uçtuğunu,
cümlelerimin hafiflediğini hissediyorum çünkü. Bu korku beni iyice
körleştiriyor. Kısa kısa talimatlardan ibaret cümlelerin zihnimi ele
geçirmesini istemiyorum, anlıyorsun değil mi? Burada hafifçe olmayan bıyığımın
altından gülüyorum.
21
Günlerin bu kadar ağırlaşacağını
buraya gelmeden bilemezdim. Dakikalar arasında koca koca zamanlar var burada. Sayı
saymayı yeniden öğreniyor gibiyim. Bir sonraki rakamı hatırlayabilmem için koca
bir günün geçmesi gerekiyor sanki.
Kozalakları izliyorum bazen, yeşil
olanları mesela sımsıkı kapanmış içine, sonra solup kararanları, her şeyiyle
meydana dökülmüş, dalından düşmeye hazır, ağırlığını yitirmiş. Bu geçiş bana
sonumu düşündürüyor, düşüne düşüne boşluklarımı oyuyorum. Mutlak boşluğa
ulaştığımda bitecek diyorum ya da bittiğinde o boşluğa ulaşacağım. Her yerin,
her şeyin dümdüz olması içimdeki labirenti yıkabilir mi?
Bekliyorum.
Durup dururken nerede okuduğumu
hatırlamadığım cümleler düşüyor aklıma. Boşluk henüz yaratıcı mayasını
yitirmemiş gibi görünüyor.
20
Taş; düz, pürüzsüz yüzeyiyle bir
süredir duyamadığım o çok eski heyecanı uyandırıyor içimde. Avucumda bir ayna
gibi duruyor. Bu dünyada bir iz bırakmak, buradalığımı işaretlemek için boyamak
istiyorum taşı. Zihnimde rengarenk bir görüntü canlanıyor, irkiliyorum. Elimden
kayıp gidiveriyor taş. Görünmez bir iz bırakıyor elimde. Sıcak iyice vuruyor
enseme. Belki de diyorum çelişen iki eylemin aynı anda gerçekleşmesidir anlam.
Karanlığı bekliyorum. Simsiyah aksın sayfama karanlık kuşları, karanlık
taşları, örsün karanlık kendi ışığını. Artık ölüm aydınlıktır.
19
Sırtımdan vuran güneş ensemi
yakıyor. Sigaramdan son bir nefes alıp kaldırımda söndürdüğüm izmariti
bacağımdaki cebe koyuyorum. Eğilip kalkarken bir belim olduğunu hissediyorum. Belimden
yukarı doğru yükselen ağrı bütün sırtımı yokluyor. Dik durmaya uğraşmıyorum
artık. İki omzum da birbirini gösteriyor, ilk haftanın getirisi diyorum. Zamanı
bu kadar düşünmek buradaki geçiciliğimi pekiştiriyor. Güneş bir bütün olarak
üzerimdeki hakimiyetini sürdürüyor. Sırtımdan süzülen ter, esen rüzgarla
savaşıyor.
“Ve aşkı düşünelim biz, destan
yalnızlıkları” diyorum içimden. Nereden geliyor aklıma bilmiyorum. Akşamı
özlüyorum. Işıksız zamanları. Karanlığın her şeyi perdelediği, örtük dakikaları.
Çok kalabalığız burada. Ne kadar konuşsak da
akşamı getiremiyoruz.
18
Zamanın mikroskopik anlara hem de
belirsizce bölünüşü, onun sonsuz olduğu algısını yaratabilir. Zamanı böyle
tasavvur ettiğimizde onun organik bir bütün olmadığını da anlarız. Ne
bütünselliği tam bir bütündür ne de parçasallığı eş bölünebilir. Zaman böylece
sonsuzca parçalanıp bölünebilir. Eş merkezli olmayan sayısız çemberin iç içe
geçmesi gibi düşün. Giderek yutucu bir boşluğa dönüşür zaman. Böyle bir algıyla
zamanların geçmekten ziyade yer değiştiği de düşünülebilir, değil mi? Gülüyorum
bunları yazarken. Hem sana soru sorduğumdan hem de ben bunları düşünürken
yanımda sırf zaman parçaları yer değiştirsin diye çevrilen sohbetin bayağılığından.
İnsan boşluktan korkuyor. O kadar korkuyor ki sırf dolu görünsün diye düşmeyecekleri
seviye yok. Ben ortamın zencisiyim. Kendi çöplüğümü özlüyorum. Burada ötemiyorum.
Neyse ki tanrı kalemi yarattı.
17
Diyeceğim o ki herkes yaşamanın bir
yolunu biliyor. Benimse bakışlarım bir bahar güneşi kadar soğuk burada.
Belleğimde bir tren koşusu uğulduyor. Bu uğultu yazıya geçirilmeli.
Konuşulmuyor çünkü.
İki göz oda istiyorum. Biri
karmaşanın odağı, diğeri ise salt düzenin. Kafamın içinde parlayan cinlerin oyalanacağı
bir kıyamet yeri. Ardından dünyanın yeniden yaratılacağı bir kovulmuşluk
düzeni. Düzenin odağında ufak bir masa, ufak çünkü masanın çapı dağılma ile
doğru orantılıdır. Masanın ufak yüzeyine yayılmış işin kaynağını o kıyametle
yaratabilirim. Kovulmuşluk düzeninin istediği atomik zamanı ise burada
öğreniyorum.
16
Birbirinden farklı bir sürü rüya
üşüşüyor içime, uyanıyorum ve hiçbirini hatırlamıyorum. Bir leylek cambazlığı
düşlüyorum. Seke seke hayatta kalmaya çalışıyorum. “Sıfırdan sonsuza yürüyorum
hiç durmadan ama her şey öyle fani ki. Ben hep vardım, sonra bir anda yok oldum.”
Mayamın bulanmasını istemiyorum. Gün yavaş yavaş doğarak içime sızmaya
çalışıyor. Korkuyorum. Güneş ışıkları içimdeki korkunun duvarlarına takılıyor.
Ayaklarım sızlıyor, parmaklarım yerini zorluyor, terliyorum. Terledikçe içime
akıyorum. Gök hızlı, kekre bir renge bürünüyor. Zaman kuşunu arıyorum. Yataktan
iniyorum.
15
“Benim için zaman maddenin
ayrıştırılması demektir.” demişti yazarın biri. Hangi biri? Kafamın içinde öyle
bir karmaşa var ki o cümleyi kuran herkes olabilir hatta öyle bir yazar
olmayabilir.
O cümlenin içinde bir çürüme tınısı
gizli. Zaman maddenin içinden geçerek onu çürütüp parçalıyor. Ama burada zaman
kütlesel olarak maddenin içinde birikiyor ve biriktikçe maddeyi şişiriyor.
Şişen madde kendi içinde kendi kendini parçalıyor. Burada hareket zamandan yana
ve ben bulduğum her fırsatta uyuyorum. Otururken, uzanırken, dinlerken,
dinlenirken, çay içerken, gözlerim açıkken, kapalıyken... Fark etmiyor artık.
Bu farksızlık ve durgunluk şişkinliğimi azaltıyor. Uyuyabildiğim anlarda
kendimi zaman diye bir şeyin olmadığına ikna edebiliyorum.
14
Tik, tak, tok
Tik, tak, tok
Tik, tak, tok
Saate üçüncü bir ses daha ekleniyor
burada, saniyeler üç boyutlu. Her bir saniyenin hacmi diğerinden daha büyük.
Gözlerimi kapattığımda büyüyen kütlelerin dört bir yandan gelip içimden nasıl
geçtiğini, giderek benimle aynı hatta benim de hacmimi aşıp beni içine nasıl
hapsettiğini görüyorum. Büyülüyor beni bu performans. Gözlerimi açamıyorum.
Gözlerim kapalı. Sesler yalnızca
varlıklarını hissettirip kayboluyor. Kulaklarımın çevresine dolan kıvılcımlar
ufak kaşıntılar bırakıp yitiyor. Gözlerim kapalı. Karanlığı dolduran ses
dalgaları uç uca ekleniyor, sesler yekpare bir gürültü yumağı oluşturup beni
içine alıyor. Sayıyorum:
Tik, tak, tok
Tik, tak, tok
Tik, tak, tok
13
İnsanın zulmünden toprağa sığınırım
“Fakat bir taraftan da beşerî ihtiraslarımızda yenildikçe tabiatı özlediğimizi
ondan kuvvet alınca yeniden büyük kavgaya girişeceğimizi anlamıyor değildim ve
aspirin gibi muvaffak bir ilaçtan fazla tabiata kıymet vermiyordum, ümitsizliğimin
son dereceye gelmesi biraz da bundandı.” Ağaçlar hiçbir şeydi, dağlar hiçbir
şeydi, kuşlar hiçbir şeydi, toprak hiçbir şeydi, taşlar hiçbir şeydi, yıldızlar
hiçbir şeydi, ben hiç kimseydim o hâlde. Yine de insanın zulmünden toprağa
sığınırım deyip kapattım kitabı. Onca gün sonra bulup bulabildiğim buydu.
12
Gözlerimi açıyorum. Saat 01.00 ya
da 03.00 artık fark etmiyor. Uğultular azgın azgın ritimlerine devam ediyor. Tavanı
da yutan karanlık ufkun sonsuzluğuna dayanmış uzuyor. Horultular arasında
sessizce büyüyen karanlık uykusuzluğumun ne çaresi ne de sebebi. Gözlerim
kapanmaya alışmış, her açıldığında yerini yadırgayan bir nasır gibi sızlıyor.
Gözlerimi açık tutmaya çalışarak yataktan iniyorum. Bunu kaçıncı kez yaptığımı
bilmiyorum.
Yatakların arasından horultular eşliğinde
törensel bir havayla geçiyorum. Kapı derken kapının önünde uğradığım ışık
saldırısı nasırımı vurmuş gibi yakıyor gözlerimi. Gözlerim yarı açık mesanemin
yönlendirmesiyle yürüyorum. Tik, tak, tok terliğin kara betonda çıkardığı ses
saniyelere eşlik ediyor. Üç adım, üç adım, üç adım... Bu sefer üç adımda
bitmiyor. Dilime dolanan ritimle buluyorum tuvaletin yolunu. Işığa alışan
gözlerim acısını burnuma bırakıyor, nefessiz işiyorum. Yeniden karanlığa
dönmeden dışarı çıkıyorum, saçakların altında yanan ölgün ışıklardan başka bir
şey yok. Hava serin, ağaçlar kıpırtısız. Sigaramı yakıyorum, ilk nefes boğazımı
yakıyor. Yukarıda yıldızlar parlıyor. Şehrin ucu karşımda, görünüyor. Dağlar
yarı çıplak, arazi çorak, hepsi sabahını bekliyor. Sigaram bitene kadar bunlar
beni oyalıyor. Tik, tak, tok dönme zamanı geliyor.
11.
Günler gitgide uzuyor, defterimin
yaprakları bitmek üzere. Güneşin haberci ışıklarıyla uyanıyorum. Gök turuncuyla
başlayıp griden soluk bir maviye geçiyor, yıldızlar kaybolmuş dağların ardından
yeni bir gün başlıyor. Burada yeni yalnızca takvimin ilerlemesinden ibaret. Ben
uygun adım yerimde sayıyorum. Boğazım tıkanmış öksürüyorum. Arka arkaya iki gürültülü
öksürük ile bütün gece ağzıma doluyor. Suyun kudretine güveniyorum. Su akışıyla
beni bir süreliğine buradan uzaklaştırıyor. Aynaya bakmadan kaçıyorum. Güneşten
kararmış yüzüme bakma niyetim yok. Yüzüm artık onların yüzü diye korkuyorum. Günler
uzuyor, geride kime ait olduğunu bilmediğim bir surat, ferini korumada ısrarcı
gözler ve çatlamış dudaklar kalıyor. “Ve içimde geriye dönme korkusu var.
Hiçbir şey hatırlamak istemiyorum. Elimi cebime sokarken -ki benim olduğum
yerde imkânsız- bana iki gün evvelini hatırlatacak bir kâğıt parçasına bir şeye
rastlamaktan korkuyorum.” Ellerim yola uzanıyor. Zaman yolu gizliyor, zaman
kaskatı önümde duruyor. Ben bir türkü bekliyorum. Uzaklardan dalga dalga, kimden
geldiği belli olmayan bir ses. Bekliyorum.
10
Günler zehir gibi geçiyor. Bir şiir
kuruyorum uzunca, bütün dizeler çözünüyor o zehrin içinde. Yaz geçti.
Günler iyiden iyiye uzuyor.
Karanlığı bir ucundan bırakıp diğer ucundan yakalıyoruz. Sıcak günler yerini
soğuk esintilere bırakıyor, Islak sabahlara, griplere, burun akıntılarına,
öksürüklere.
Doğanın ölümü insanı başlangıca
zorluyor. Sentetik bir sonbahara giriyoruz. Ağaçlar yaprakları alışkanlıktan
döküyor.
Güneş isteksiz, bulutlar hırpani,
gök solmuş, dudaklarım kurumuş yol yol çatlıyor. Başımı yastığa koyduğumda bir
ateş dalgası sarıyor vücudumu, kıpırdayamıyorum. Gözlerimden, kulaklarımdan
yastığa akan ateş beni üşütüyor. Geceleri bilinçsiz bir uyanıklık haliyle
geçiyor. Sabahları çekiliyor karabasan üzerimden. Burada güneşten bir o
korkuyor. Eskimiş, kimsesiz bir kötülük. Hava serin ve temiz ama vücudum kokuyor.
Ne kadar yıkanırsam yıkanayım akışkan yağlı bir koku gitmiyor üzerimden. Yapış
yapış yepyeni bir ten dolanıyor üzerimde. Giderek beni yutmaya, buraya ait
kılmaya çalışıyor.
Uyanıyorum. Gözümün önünde biriken yol,
kendini mayalıyor. Her gün biraz daha zorluyor içimde. Dört tarafımdan dağlarla
kuşatılıyorum. “Dağın dostluğu yankısından anlaşılır.” ama dağlar burada
mecburiyetin, tutsaklığın yerini kolluyor. Göğün rengi an be an değişiyor.
Günler karşı karşıya konmuş iki ayna arasında ufalanıp ufalanıp çözülüyor. Bir
yerin aslında nasıl hiçbir yer olabileceğini öğreniyorum burada. Gözlerimi
korumak için kaçıyorum aynadan. Zamanın asılı kaldığı bir çizginin içinde
tekrarın sahteliği ile oyalanmaya zorlanıyorum. Dışarıdan kimsenin görmediği
yalnızca yerlemiyle bilinen bir fanustayım.
9
Nasıl bir sayıdır dokuz. Köşesiz, belirsiz...
Karnı açık, dışarıdan gelebilecek her şeye gebe. Bazıları kuyruğunu uzatmaz, burada,
kuyruğu peşime takılmış, nereye gitsem arkamdan geliyor. Her adım dokuz
doğuruyor. Dokuz gün daha doğuracağım kendimi. En baştan dokuz kere daha.
Sana bir kozalak getireceğim, taze, sert
yaprakları yeni açılmış, gün doğarken kimseler görmeden dalından yeni
koparılmış. Her bir kıvrımının içine bir gün sığıyor burada. Bütün günlerimi
doldurup vereceğim sana. Daha önce görmediğin ne varsa, içinde o olacak. Sesimi
koyacağım. Buradaki kuşların sesini, sessizliği koyacağım. Sensizliği. Gün
doğarken göğün aldığı bütün renkleri koyacağım. Sana bir kozalak getireceğim. Bütün
günlerimin kıyısından.
8
Çift boğum. İki delik. Asgari
düzeyde sonsuzluk. Köşesiz. Demek ki kıyısındayız bir şeylerin. Son mu? Belki.
Sonsuz mu? Belki. Tekrar mı? Kesinlikle ama bugünün devrinde zamansal bir geçiş
mevcut. Günler gitgide yavaşlıyor. Tütüne yaslanıyorum ben de boyuna. Dumanın
yükselişine imrenerek. Akıp giden, griye çalan dumanla süzülüp çalkalanıyor içim.
Karanlıkta kesif bir fikir gibi yükseliyorum. Mürekkebin sentetik yapışkanlığı
nasıl ayaklarımı yerde tutuyorsa dumanın süzülen tomurcukları öyle
canlandırıyor beni.
7
Ne çok uzak ne çok yakın. Kör bir
hançer gibi uzuyor. Bazen paralel orta çizgisi konmaz. İki keskin el
hareketiyle bitiriliverir. Bazısı üst çizgiyi dalgalandırır. Yine de kor bir
bütün olarak durur. Bazısına kutsaldır. Asaldır ve birden doğar. “Zaman
yürümüyor, dakikalar korkunç bir sıkıntı içinde uzuyorlar, hatta dağılıyor,
birikmiyor, toplanmıyor ve bir çeyrek saat olamıyorlar.”
Yüzümden bir ateş yayılımı geçti ve
ter içinde uyandım. Rüyamda arkamdan bir ses vahiy gibi bir cevapla
bildiriyordu. Gölgesinden korkan en çok zulmedendir ki her akşam ona sarılıp
uyur. Odur ki bir diğerini hükmüne aldı mı yoldan çıkar.
6
Altı üstü bir rakam. Bölünerek
çoğalabilir, yüzün de bölünerek siliyor zihnimden, gürültülerin uğultulara bölünmesi
gibi parça parça dağılıyor yüzün. Bu beni hüzünlendiriyor, hüzünlendikçe
gülümsüyorum. Bir şeyler hissedebilmek iyi geliyor. Sol, sol, sol sağ, sol… Tik
tak tokların yerini alıyor. İçimde bunca çöplüğe yer olması beni şaşırtıyor.
Burada çöpe atamayacağın hiçbir şey yok. Altı üstü darmadağınık bir görüntü.
5
İmza rakamıdır, en az üç hareket
ister ama bölünemez, parçalanıp çoğaltılamaz. İçinde kendini taşır ve boğar.
Ben de boğucu, kasvetli, dumanlı bir şehir manzarası özledim. Kesinlik beni
tamamen şeffaflaştırıp görünmez hâle getirdi. Aydınlıkta ışığın içinde kaybolup
arkasına simsiyah karanlığa bakmak yorucu.
Ufak not kağıtlarının arasında
kaybolarak gün gün parçalanmak bomboş bir bavula çevirecek beni. Takır tukur
tekerlek sesleri yankılanıyor içimde. İçim gidiyor ve ben burada bomboş bir
kabuk... Kalıyorum.
4
Bir hapishanedir. Çeviriverir etrafını,
göz ucuyla köşelerini süzersin. Uzatılabilir, kısaltılabilir ama kırmadan
açılamaz çevresi. Sigara dumanının yükselişi bu yüzden cezbediyor beni. İnsanın
yalnızca yatay düzlemde hareket edebilmesi esaretinin başlıca nedeni.
Bir ikaros meseli artık düşüncelerim.
3
‘te geriye dönüp bir bakarsın.
Yollar katedip en başa gelmişsindir. Ama burası artık çıkış yoludur. Evet, bir
çıkış vardır, kapı aynı kapıdır ama çıkan senle giren arasındaki mesafe o kadar
açılmıştır. Ki içinde kocaman bomboş bir küre ile çıkarsın kapıdan, geriye
dönüp bir bakarsın: Büyük bir boşluk...
2
Uç asla birleşmiyor, bir araya
getirsen de hep bir açık kalıyor, sızıyorlar oradan, korunamıyorsun.
İnsan artık ezen ve ezilendir
yalnızca, sırrının altında ezilir en çok. Kime, nereye gitse boş. Bir gözü açık
uyur. Bir gözü güne bakar. Günler sayılıdır, bir kiii bir ikiii... İkide takılı
kalır. İçindeki karanlık nokta böyle anlarda büyür.
1
Tek kelime. Fazlasını kaldırmaz uzayıp
giden boynu:
Geliyorum.
0