Konuşamadıklarımızda Kaldık
Herkesin içinde bir yer vardır;
kimsenin adını koymadığı, kimsenin dokunamadığı. Ne bir pusulada gösterilir ne
bir haritada bulunur. Ama ağırlığı vardır, gizli bir taş gibi kalbin bir
köşesine yerleşmiş. Onu kimse görmez ama insan her adımında onunla yürür.
İnsan, en çok da anlatamadıklarının altında eğilir; sesi çıkmayan duyguların,
dile gelmeyen sızıların altında. Çünkü bazı acılar kelimeyi aşar; bazı imgeler
boğazda düğüm olur, cümle doğmadan ölür.
Zamanla unuttuk sanırız. Aslında
sadece üstünü örteriz; ince bir toz tabakasıyla. Dokunulmaz sanırız, uyur
zannederiz. Ama bir bakarsın, bir akşam yemeğinin tam ortasında kahkaha
atarken, çatalın tabağa değdiği sıradan bir seste bile geçmiş çıkar gelir. Bir
şarkı çalar, bir rüzgâr eser, eski bir sokak kokusu gelir burnuna… İçinde bir
yer kımıldar. Gözlerin sabitlenir bir noktaya; dışarıdan hiçbir şey olmamış
gibidir ama içinin bir tarafı sessizce sarsılır. İşte o sarsıntı, gömdüğünü
sandığın şeyin “Ben buradayım,” deyişidir. İnsan bazen çığlık atmadan da çığlık
atar ve çoğu insan bunu duymayı hiç öğrenmez.
Kelimeleri yutmayı küçük yaşta
öğreniriz. İlk kırılganlığımızı gösterdiğimizde “abartıyorsun” denmiştir, ilk
iç geçirişimizde “takma kafana”. Böyle böyle büyür içimizde saklanan taraf.
“Anlatırsam zayıf görünürüm,” diye düşünürüz; “Söylemezsem geçer,” diye
avutuluruz. Ama bilmeyiz ki susmak geçirmez; sadece geciktirir. Geciken her
şey, içte daha ağır kök salar. Yıllar geçer, hayat değişir, insan büyür. Ama o
susulan yer büyümekten hiç vazgeçmez.
Bazı yüklerin sesi yoktur, kimse
duymaz. Çünkü herkes kendi sessizliğini taşımakla meşguldür aslında. Hepimizin
içi ayrı bir depo: Konuşulmayan cümleler, yarım kalmış vedalar, söylenmemiş
özürler, sahibine ulaşamamış teşekkürler… İnsan bir ömrü bazen sadece bunların
ağırlığını taşıyarak geçirir. Ve tuhaf olan şu ki bir gün dönüp baktığımızda
fark ederiz: Bize acı veren onca şey, bizi aynı zamanda yoğuranmış.
Kırıldığımız her yerde bir şey filizlenmiş. Susarak büyümüşüz, ses çıkarmadan
olgunlaşmışız. İnsanın derinliği, gösterdiği yerden değil, sakladığı yerden
belli olurmuş meğer.
Güç, bağırarak değil; sessizce
yerleşir. Sönmüş bir ateşin altında hâlâ kor hâlinde duran o gizli sıcaklık
gibi. Dışarıdan bakınca küllerdir sadece ama insan bilir: İçinde az da olsa
yanmaya devam eden bir şey vardır. Adını bilmediğimiz bir direnç, bir ısrar,
bir yaşam kırıntısı. Sonra bir gün, hiç beklenmedik bir anda şunu anlarız:
Kendi sessizliğimizi duymayı öğrenmeden kimseyi gerçekten duyamayız. Kendi
yükümüzü fark etmeden kimseye yaslanamayız. Ve bazen hiçbir kelime, hiçbir
açıklama, hiçbir itiraf gerekmez. İnsan, yalnızca içinden geçenle bile
tamamlanabilir. Çünkü bazı şeyler anlatılmaz; sadece taşınır, sadece yaşanır.
Ve biz çoğu zaman konuşamadıklarımızda kalırız.