✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
26 Ekim 2026

PRATFALL

Kusurlu Kalma Çabası
Öykü ✦ 5 DAKİKA OKUMA · 1 FİNCAN KAHVE

Rûberû

Kapının eşiğinde durmuştu. Ne içeriye girebilecek kadar tanıdıktı oda, ne de ardında bırakabileceği kadar yabancıydı sokak. Gözlerinin ucunda kıpırdayan gölgeler, çocukluğunun loş ...

Kapının eşiğinde durmuştu. Ne içeriye girebilecek kadar tanıdıktı oda, ne de ardında bırakabileceği kadar yabancıydı sokak. Gözlerinin ucunda kıpırdayan gölgeler, çocukluğunun loş akşamlarını anımsatıyordu — ninesinin pencere önünde eğilip dualar fısıldadığı, kapının aralığından sızan karanlıkla rûberû olduğu zamanlar gibi.

Toz, ahşap zeminle anlaşmış gibiydi; her adımda geçmişi ayağa kaldırıyor, küflenmiş anılarla kol kola yürüyordu. Parmak uçlarında yürüdü, gıcırtının bile geçmişte kalmış hatıraları ürkütmesini istemedi. Oda, yıllar öncesinden kalan bir iç çekiş gibi sessizdi; konuşulmamış cümlelerin, yarım bırakılmış bakışların soğuduğu bir tabut kadar durgun.

Duvarın köşesine yaslanmış eski bir sandalye duruyordu hâlâ. Üzerinde, bir zamanlar babasının oturup sustuğu, bazen de öfkesini dizlerine vurarak konuştuğu izler vardı. Evin dili yoktu artık ama eşyalar hâlâ konuşuyordu. Sandalyeye bakarken omuzlarına bir soğukluk indi; içinden geçen cümle "Dönmüş müyüm, yoksa hiç gitmemiş miydim?" oldu.

Bakkalın önünden her geçişinde, bu eve döneceğine yemin etmişti içinden. Ama o zamanlar çocuktu. Yeminleri, bir çikolata uğruna bozulabilecek kadar zayıftı. Şimdi döndü. Ne bir yemin, ne bir sebep. Belki sadece rûberû gelmek için… kendine, babasına, annesinin gidişini susturarak karşılayan duvara.

Pencerenin önüne geldi. Camdaki yansımasına baktı. Yüzü tanıdıktı ama ait değildi. Yıllar, yüzünü değil; yüzündeki anlamı değiştirmişti. Yüzünün ardında duran çocuğa ulaşmak için ellerini cama koydu. Yüzüyle yansıması arasında yalnızca ince bir cam değil, on yıllar vardı.

Tam o anda, kapı gıcırdadı. O kıpırtısız ev, yılların ardından bir soluk aldı sanki. Kapının ardında kimse yoktu ama kapının açılışı, içerideki sessizliğin nabzını hızlandırdı. Belki de ev de onu bekliyordu. Rûberû gelmek için.

Ayaklarını sürüyerek içeri girdi. Gölgesi, duvarda büyüdü. Tavan arasından bir çıtırtı duyuldu; yıllardır susan ev, nihayet onunla konuşmak istiyordu.

Oturdu. Hiçbir şey söylemedi. Gözleriyle eşyaları dinledi. Her çizik, her iz, her çatlak bir şeyler anlatıyordu. Geçmiş, zamanın içinden eğilip kulağına bir şeyler fısıldıyordu.

Ve o an, anladı. Bazen rûberû gelmek, yüz yüze olmak değilmiş yalnızca. Bazen susmakmış. Bazen oturmak. Bazen sadece kalmakmış. Gitmeden.

Gözlerini pencere camındaki buğudan çekti. Odanın köşesine sinmiş loşluk, çocukluğunun sarkacı gibi salınıyordu durduğu yerde. Bir sandık vardı hâlâ; kapağı tam kapanmaz, menteşesi her zaman hafifçe çatlamış dururdu. O sandık, ninesinin “orada yılanlar yaşar” diyerek yıllarca yaklaştırmadığı yerdi. Ama şimdi yılanlar yoktu. Belki de hiç olmamıştı.

Eğildi. Parmaklarıyla kapağı kaldırdı. Toz, yılların sessizliğini kusar gibi havalandı. İçeride sararmış bir bebek çorabı, bir düğme ve içi boş bir mendil vardı. Ve bir şey daha: solgun yeşil kaplı küçük bir kitap. Sırtı kabuk bağlamış gibi çatlamıştı. Açtı. Sayfalardan biri kopuktu, biri kıvrılmış. Diğerlerinin kenarlarında çocuk harfleriyle yazılmış tek bir cümle:

“Beni unutma olur mu?”

O an, odanın içindeki ışık eğildi. Toz havada asılı kaldı. Zaman, burnunun ucunda çatladı. Ve çocukluğunun içinden bir ses duyuldu:

— N’olur gitme, anneme söylemeyeceğim, yemin ederim söylemeyeceğim...

Eliyle kapıyı itmeye çalışan yedi yaşındaki kendisini gördü. Aynı oda, aynı duvar ama daha küçüktü her şey. Kapı aralığında ağlayan bir çocuk vardı. Üzerinde koyu mavi bir süveter, dizlerinde delik pantolon. Ve karşısında duran biri — yüzü seçilemiyordu. Kadın mı, adam mı? Anne miydi, yabancı mı? Belikide gölgeydi sadece.

Bir adım attı. Ses çıkarmamaya çalışarak yaklaştı. Ama çocuk başını çevirdi. Onun gözlerinin içine baktı.

— Geri gelmeyeceksin biliyorum.

Kendi sesiydi bu. Unuttuğunu sandığı, unutturulduğunu sandıkları dile geliyordu şimdi. Odadaki tüm ışık çocukluğunun göz bebeklerine çekildi. Ve o an fark etti: rûberû geldiği, sadece geçmiş ya da bu ev değildi. Kendiyleydi. Unutmak istediği, ama her gece rüyasında çığlık çığlığa bağıran o çocukla.

Birden karanlık çöktü. O anı bir baş dönmesi gibi geçti içinden. Gözlerini açtığında yine şimdiki zamandaydı. Elindeki kitabın kapağı aralıktı. Sayfanın kıvrımında, kurumuş bir gözyaşı izi vardı. Kime aitti? Belli değildi. Belki ona. Belki o çocuğa.

Pencerenin önünde, elindeki kitabı sırtı kamburlaşmış parmaklarıyla tutarken bir gölge ilişti duvara. Dışarıdan değil, içeriden. Ayak sesi değil, nefes sesi değil — daha çok varlık gibi, bir var olmuşluk sızması.

Kalkmak istedi. Dizleri tutmadı. Kitap yere düştü, sayfaları açıldı, “Beni unutma olur mu?” yazan cümle gözünün içine saplandı.

Ve o an…

Kapı çaldı.

Bir tok ses. Ne kibar ne de sert. Arada bir yerde. Sanki evde birinin olduğunu bilen, ama yine de emin olamayan birinin vuruşuydu.

Kapı çalındı. Bir kez daha.

İçinde bir tereddüt büyüdü. Burada olduğunu bilen biri mi vardı? Evi yıllar sonra açtığını gören biri mi? Yoksa… biri hep biliyor muydu geleceğini?

Yavaşça kapıya yöneldi. Eşik, ilk kez bu kadar uzun geldi. Kapının sürgüsünü kaldırmadan önce derin bir nefes aldı.

Kapıyı açtı.

Hiç tanımadığı biriyle göz göze geldi. Genç bir kadın. Siyah bir yağmurluk giymişti. Soluk tenli, çene çizgisi keskin. Gözleri sanki biraz önce odada ağlayan çocukla aynı dili konuşuyordu. Elinde sarı bir zarf vardı.

Hiçbir şey demeden uzattı zarfı.

Adam —artık onun bir adı yoktu, yalnızca "geri dönen"di— eli titreyerek aldı. Kadın hâlâ konuşmamıştı. Bir yabancı gibi duruyordu ama bakışı, içerideki sessizliğin dilinden anlıyordu.

— Kim gönderdiyse… çok önceden bilmişti döneceğinizi, dedi.

Sesi, duvardaki çatlaklardan süzülen eski bir şarkı gibiydi.

Kadın arkasını dönüp yürümeye başladı. Adam, kapının eşiğinde kalakaldı. Zarfı açmakta acele etmedi. Ellerini arkada birleştirdi. Bir süre öylece durdu. Çünkü zarf, sadece bir mektup değil, belki de son bir aynaydı. Onu bekleyen cümle, sandığın içindeki "beni unutma" kadar kırılgan ve belki daha da keskin olacaktı.

Ama bir yanda şunu da biliyordu: Kapılar sadece girip çıkmak için değil, bazen bir öykünün yönünü değiştirmek içindi.

Ve o an, artık geri dönmüş değil; başka bir hikâyeye doğru yürümeye başlamıştı.

✂ · ESERİN SONU · ✦