Saat Dükkanı
Saat
dükkanı, eski iş hanının en tenha, en unutulmuş koridorlarından birinde,
kimsenin tam yerini tarif edemediği bir yerde bulunurdu. Ne büyük bir tabelası
vardı, ne de dikkat çekici bir vitrini. Camlarından dışarı sarı sıcak bir ışık
yayılır ve ceviz ağacından ağır kapısının üzerinde altın yaldızlı harflerle şunlar
yazardı:
“Saatçi
Turab Usta & Anna”
İçeri
girildiğinde, insanı ilk karşılayan şey koku olurdu, makine yağının eşlik
ettiği taze ağaç kokusu. Duvarları tavana kadar saatlerle kaplıydı. Raflar, tozlu
cep saatleri, masa saatleri, köstekli saatler hatta zamanı ölçmekten vazgeçmiş,
sadece hışırtıyla yaşayan kadim mekanizmalarla doluydu. Duvarın önünde ceviz
ağacından kalın bir çalışma masası dururdu; üstünde bir büyüteç, yığınla cımbız
ve küçük tornavidalarla. Çekmecelerinde ise, asırlardır kayıp sanılan saat
parçaları saklıydı: Roma İmparatorluğundan kalma bir dişli, bir Hitit saatinin
bronz mekanizması, Babil mühürlü bir kum saati haznesi... Tepedeki ışıkla oda
aydınlanır, saat sarkaçlarının duvardaki gölgeleri ahenkle uzalır kısalırdı.
Turab
Usta, yaşlılık denilen o ağırbaşlı felaketin ete kemiğe bürünmüş hâliydi. İnce bir
bedene sahipti ama bedenini yalanlarcasına çevik ve güçlüydü. Beyaz saçları
parıldar; gri donuk gözlerinin üstündeki her daim çatık kaşları, daha ilk
bakışta insanı azarlıyormuş gibi bir izlenim uyandırırdı. İşinde oldukça iyi
olan bu usta, suratsızlığıyla meşhurdu. Disiplini ise, bir saat mekanizması
kadar katıydı. Her sabah, tüm saatlerin tiktakları kontrol edilir, en küçük bir
uyumsuzluk derhal giderilirdi.
Anna,
dükkanın cinsi latif çırağı. Turab Usta’yla alakası tam bilinmez ama söylentiler
şöyledir: Turab Usta’ya eski dostu Anna’nın emanetidir ve tıpkı ismi gibi, bu
zanaati de ninesinden devralmıştır. Küçük yaşta dükkanda çalışmaya başlayan
Anna’nın rüzgarı saatlerin üzerindeki tozları kaldırır, kahkahası paslı
zembereklere hayat üflerdi. Şimdilerde, gözlerinde deli parıltılar taşıyan genç
kadın, en maharetli ustaları cebinden çıkarır; sanatına bakan herkes onda rahmetli
ninesinden yansımalar bulurdu.
Zamanın
hep yaptığı gibi, kimseye aldırmadan ve kimseye farkettirmeden, akıp gittiği sıradan
bir öğleden sonraydı. Ama o gün, zamanın oldukça farkında bir adam, aylardır
devam eden arayışının ardından, bu dükkanı bulmayı başardı. Gözlerinin altına koyu
halkaların yerleştiği solgun yüzüne, cılız bir beden eşlik ediyordu. Saçları ve
kaşları dökülmüştü, tohumları rüzgarda savrulmuş beyaz bir hindiba gibiydi.
İşte bu adam dükkana adımını attığı anda, kapıdaki çandan çıkan neşeli ses bile,
bir ölüm gibi dükkana çöken kasveti dağıtmaya yetmedi. Masasında oturup elindeki
saatle ilgilenmekte olan Turab Usta gözlüklerinin üstünden ona şöyle bir baktı.
Sıradan bir müşteri olmadığı belli olan misafir, “Hayırlı işler,” dileyerek
kapıyı kapattı, gülümseyerek masaya yaklaşırken cebinden bir saat çıkardı. “Saatim
bozuldu usta, size zahmet bir bakabilir misiniz?”
Turab
Usta, ne selamına karşılık verdi ne sorusuna cevap. Bu ketumluğu, onun bilindik
suratsızlığından kaynaklanmıyordu; görmüş geçirmiş bu usta için, göğsündeki
saati durayazmış bir adamın kolundaki saati önemsemesi anlamsızdı. Saati almak
için elini uzattığında, masanın önündeki sandalyeye oturmak için müsaade
isteyen adama başını sallamakla yetindi.
“Turab
Usta sizsiniz sanırım.”
“Evet,”
dedi Usta, elindeki saati kurcalarken.
“Uzun
zamandır bu işi yapıyorsunuz sanırım.”
Gözlüklerin
üstünden adama baktı, “Evet,” dedi yine, soğuk bir sesle.
Huysuz
ustanın soğukluğu karşısında cesaretini kaybetti önce ama birkaç saniyelik
sessizliğin ardından derin bir nefes alıp konuşmaya başladı:
“Küçükken
dedemin anlattığı bir masal vardı, ölümsüz bir saat ustasıyla ilgili.”
Tek
kaşı havaya kalktı ustanın ve “Hadi çıkar ağzındaki baklayı,” dercesine
sandalyesine yaslanıp dinlemeye başladı.
Dedesi
küçük bir çocukken, eski hanın içinde yaşlı bir saat ustası varmış, hanın bu en
eski esnafının ne vakittir orada olduğunu kesin olarak bilen kimse yokmuş. Bu usta
pek kimsenin dikkatini çekmezmiş, zaten masalın kahramanı olan çirkin çocuğun asıl
ilgisini çeken de ustanın yanında çalışan güzel genç kızmış. Kendinden yaşça
büyük bu kıza umutsuzca aşık olan çocuğun elinden tek gelen etrafında pervane
olmakmış. Yıllar geçtikçe genç kız büyüyüp olgun bir kadın olmuş, kadının nezaketi
olmasa onun yanına asla yaklaşamayacağını bilen genç adam, bunun kıymetini
bilerek ve haddini aşmadan, etrafında dolanmaya devam etmiş. Gülümsemesinden
nasiplendiği kadının saçlarına aklar düşerken, o da hayatına devam etmiş, başkasıyla
evlenmiş, baba olmuş. Sevdiği kadınsa ileri yaşının tüm zorluklarına rağmen
dükkanda çalışmaya devam etmiş. Yaşlı parmaklarıyla saatin dişlilerine
dokunduğunda, sanki zamanı teselli edermiş. Bakışları merhamet taşırmış; onunlayken,
insan ömrünün sonundaki korkunun yerini, tatlı bir kabulleniş alırmış. Sonunda
bir gün, ölüm yaşlı kadını kucakladığında, onun gençliğinden beri yanında
çalıştığı yaşlı adam hala hayattaymış.
“Dedem
derdi ki, saatlere hükmeden bu ustanın asıl hükmettiği zamanmış,” diye
anlatmaya devam etti zavallı adam. Yorgun bedeni bu kadar uzun konuşmaya alışık
değildi, sözlerini tamamlamdan önce derin bir nefes aldı. “Bu ölümsüz ustanın adı,
Turabmış.”
Gözleri
birbirine kilitlenmiş iki adam birbirlerini tartarak sustular. Sessizliği bozan
usta oldu, “Güzel masalmış.” Elindeki saati ona uzatırken ekledi, “Pili bitmiş,
değiştirdim.”
Adam
saati almayıp sessizce ona bakmaya devam edince, “Sanırım buraya bu saat için gelmedin,”
diye ekledi, “Bana bu masala inandığını söyleme sakın oğlum, kalan zamanına da
yazık edersin.”
“Sizi
bulmasam inanmazdım.”
Homurtulu
bir kahkaha döküldü ağzından. “Memleketteki tek Turab Usta ben miyim? ”
“Elbette
hayır.” Elini ceketinin cebine attı. “Az önce buraya bu saat için gelmediğimi
söylediniz. Doğruydu,” dedi ve cebinden çıkardığı, altından kadranı incelikle
işlenmiş narin saati, kutsal bir nesneymiş gibi masanın üstüne bıraktı. “Beni
buraya getiren saat işte buydu.”
Usta
saati görür görmez hatırladı, üstelik saati tanımak için kadranında yazan ismi
okumasına da gerek yoktu: Anna.
Bu
gergin anı, kapının açılmasını haber veren çanın neşeli sesi bozdu ve çanın
sesine, en az onun sesi kadar neşeli başka bir ses eşlik etti. “Selam! Ah, müşterimiz
mi var? Tamire mi geldiniz yoksa yeni bir tane almaya mı?” dedi kadın masaya
yaklaşırken.
Adam,
hayat dolu bu kadından saçılan damlalardan nasiplenmek ister gibi ona
bakakalırken, Turab Usta kollarını göğsünde birleştirdi. “Aksine, saat vermeye
gelmiş,” dedi homurdanarak, eliyle masanın üstündeki saati gösterdi.
Gözleri
şaşkınlıkla büyüdü Anna’nın, “Benim saatimin sende ne işi var?”
“Bana
dedem vermişti,” diye açıkladı adam kekeleyerek. “Siz az önce benim saatim mi
dediniz, ama imkansız, bu saati Anna ölmeden önce dedeme hediye etmiş.”
“Ah,
demek sen o utangaç adamın torunusun,” dedi onun karşısındaki sandalyeye
otururken, sesi hem hüzün hem sevinç doluydu, “Sahiden ona benziyorsun, eski
bir dostu görmüş gibiyim.”
“Siz-
siz ne diyorsunuz?” dedi adam, kulakları onu yanıltıyor olmalıydı.
İşlerin
iyice rayından çıktığını gören Turab Usta gürültüyle ayağa kalktı, “Eveeet,
sen, dedenin anlattığı masalın doğrusuna vakıf olduğuna göre ve sen de, Aion, ölümlülere
gösterdiğin gereksiz ilgiyle başımızı bir kez daha bela soktuğuna göre, artık bu
kargaşaya son verelim.”
“Durun,
durun! Aion[1]
mu dediniz? Zaman Tanrısı olan mı?”
“Hayır,”
dedi kadın gülümseyerek. “O ben değilim. O, Kronos[2], işte şu huysuz herif. Benim
zamanım döngüseldir, Kronos’un doğrusal ilerleyen zamanından farklıdır.”
“Aynen
öyle! Bu huysuz herif,” dedi Turab Usta kendini göstererek, “Zamanın bitmek
bilmez nöbetindedir.” İnce ama güçlü bedenini pes etmiş halde tekrar
sandalyesine bıraktı. “Ama Aion, benim gibi mi? Ne diyordu 2000 yıl önce yaşayan
o şair; İşe yaramaz eski pulların kıvrımlarından sıyrılan bir yılan gibi,
zamanın kanunlarının ölü denizlerinde yıkanırken gençleşen bir yılan gibi,
yaşlılığın yükünü değiştirir.”
“Nonnus’tan
bahsediyorsun. Ne ince ruhlu adamdı,” dedi kıkırdayarak, bu kıkırdayışta
Aion’un çocukluğundan notalar duyuldu.
“Gereksiz
ilgi gösterdiğin bir başka ölümlüydü işte. Peki yeni arkadaşınla ne yapacağız?”
diye sordu, hala bir rüyaydaymış gibi olan biteni izlemekte olan adamı
gösterirken.
Aion’un
merhamet dolu gözleri adamın solgun yüzünde dolaştı. “Niçin buradasın?”
“Benim-
benim zamanım kalmadı.”
“Bunu
anlamak için tanrı olmaya gerek yok,” diye mırıldandı Kronos.
“Doktorlar
teşhis koyduğunda aklımdaki tek şey mücadeleydi, onca tedaviden sonra kalan
ömrümü söylediklerinde ise ruhumdaki tek şey umutsuzluk oldu. O umutsuzluğun içinde
bir gece çekmecelerden birinde bu saati buldum.”
Gerisini
anlatmadı. Saatin tiktaklarında dedesinin anlattığı masalın yankısını duymuştu ve
saatin üstündeki isim, onu buraya getirmişti. “Biraz daha yaşamak istiyorum. Sizden
biraz daha zaman istiyorum.”
“İmkansız,”
dedi Kronos.
“Bir
Tanrı için bu o kadar imkansız olmasa gerek!” Adamın sesindeki kızgınlık, yalvarışını
bastırmak içindi.
Aion
uzanıp adamın elini avuçlarının arasına aldı, “Ah zavallı çocuk, olmayan bir
şeyi sana nasıl verelim?” Sözlerinde yaşlı Aion’un sesi tınladı.
“Olmayan
bir şey mi?” Kafası karışmıştı.
“Zaman
diye bir şey aslında yok.”
Dükkanın
içindeki tüm saatler bir anda sustu. O şaşkın halde duvardaki saatlerin
kıpırdamaktan vazgeçmiş sarkaçlarına bakarken Aion anlatmaya devam etti.
“Sadece
an var ve her şey o an içinde. Zaman, insanoğlunun yarattığı bir icat. Zihniniz
onu akan bir ırmak gibi tasvir ediyor ama hadi zamanı bir de deniz gibi
tahayyül etmeye çalış; gelir, gider, kabarır ve çekilir. Döngüseldir, tıpkı denizdeki
bu medcezirlere sebep olan ay gibi; hani durmadan dönüp duran. Ya da bir yağmur
damlası gibi düşün; önce düşen ama sonra tekrar düşmek için göğe yükselen, hep
devirdaim eden. Hayat, sonu olan düz bir çizgi değil; hayat kendi kuyruğunu
yutan bir yılan gibi, başlangıcı olmayan bir çember.”
“Peki
ben çemberin neresindeyim?” diye sordu adam.
“Sen
hem henüz ölmedin hem de henüz doğmadın. Şairin dediği gibi, bu parçalanmaz yekpare
akışta hep var olacaksın.” Saatini alıp adamın koluna taktı, “Artık korkma,
çünkü çoktan öldün, artık korkma çünkü çoktan doğdun.” Saatin kenarındaki pimi yavaşça
çekti ve saat sessizliğe gömüldü. “İşte, zamanın dondu,” dedi Aion, “Artık
sonsuzsun.”
Saatin
içinden bir an çıktı, ne bir dakika eksik, ne bir saniye fazla: tam ve kusursuz
bir an. O anda, ne hastaydı, ne sağlıklı. Ne gençti, ne yaşlı. Sadece vardı.
Varlığı sonsuza dek sürecek bir var. Ağladı, anlamaktan, kavramaktan ve
yaşadığını gerçekten hissetmekten. Çoktan sona ermiş ve henüz hiç başlamamış
hayatına doğru yürüdü.
Uzaklaşan
adamın ardından bakarken “Durdurduğun saatlerin hepsini kurmam gerekecek,” dedi
Kronos homurdanarak, üzüntüsünü bastırmaya çalışıyordu ama sesi yaşı kadar
yorgun çıkıyordu.
Aion
hüzünle gülümsedi, bir ninni gibi mırıldandı. “Nasılsa zamanın çok Kronos.”
Saatlerin tiktakları tekrar duyulmaya başlarken, Saatçi Turab Usta ve Anna’nın dükkanı, eski hanın solmuş koridorlarında bir balık pulu gibi parıldayan ama hiçbir haritada bulunmayan bir yer olmaya devam etti.