Vakit Un Gibi Dağılıyor
Un havaya kalktığında sabahın ilk cümlesi görünür olur, bunu her
gün yeniden öğreniyor, yoğurma teknesinin kenarına dirseğini koyup suyu unun
ortasına bir göl gibi dökerken parmaklarının arasında kum gibi, süt gibi, bazen
de bulut gibi davranan o maddeye bakarken, aslında madde değil vakit
yoğurduğunu hissediyor; kâseyi yana eğiyor, tahta kaşığı bir kürek gibi
kullanıp ortadaki çukurla kıyıların kavuşmasını izliyor, karışım ağırlaşıp
dizlerine doğru çöken bir dünya parçasına dönüşünce kollarını dirsekten
itibaren içine sokuyor, bilek kemiklerinin üzerinde bir ılık ağırlık, avuç
içinde yumuşak bir direnç, teninde tuzun çok az bir sızısı var. Zamanlayıcının
tıkırtısı her beş saniyede bir küçük çakıl taşı gibi zihnine düşüyor, tık, tık,
tık; o sesle birlikte nefesini ayarlıyor, iki katlama bir nefes, bir çevrim bir
nefes, sonra tekrar iki. Fırının içindeki taş hâlâ uykudan uyanır gibi. Isı
artıyor ama homurdanmıyor, kapak aralığından çıkan sıcak hava diz kapaklarına
kadar yükselip iniyor. Tezgâhın üzeri beyaz bir vadinin sırtlarına benziyor,
parmak uçlarında bir harita, vadinin kıvrımları boyunca kendi geçmişinin
yollarını bulur gibi oluyor: dükkân ilk açıldığı zaman kapının üstüne astığı
küçük çan, o çanın ipine düğüm attığı günkü heyecan, babasından kalan terazinin
yüzeyindeki kılcal çizikler, teraziyi silerken aynada beliren yüzünün yıllar
içinde uzayan, kısalan, kalınlaşan bölümleri. Şimdi hamura asılma vakti.
İçi ısınıyor ama dışı serin, kapıya kadar uzanan koridordan gece
kokusu geliyor, sabah henüz sokağın ağzında bekliyor; oysa hamur camın buğusuna
bakmadan kararını verecek kadar bildik bir dost. Katlıyor, dinlendiriyor,
katlıyor; her katlamada bir ses var, hafif bir çıt, sonra bir nefes, sonra
teknenin tahtasıyla bilek kemiği arasında kalan küçük bir sızı; kollarında
yorgunluk değil ağırlığın güveni, çocukken un çuvallarını iki kişi zorlukla
hareket ettirirken duyduğu güvenle akraba bir şey. Babası "Suyu az
gelmiş," derdi tekneye bir bakışta. "Böyle hamurdan hayır gelmez, ne
dediğini anlamazsın. Sağır olur bu. Sen ne kadar yoğurursan yoğur, o seni
duymaz." Suyu azıcık daha ekliyor, konuşsun istiyor; hamur konuşunca
fısıltı gibi değil, anlaşılır bir mırıltı gibi davranıyor, avuç içinde
toparlanıp direnmeyi bırakıyor, gövdesi bir araya geliyor. Zamanlayıcı yeniden
tıkırdıyor, esnemeyi hatırlatıyor, omuzlarını bir kez öne bir kez arkaya
döndürüyor, tezgâhı hafifçe unluyor, hamuru çıkartıp ikiye, üçe, dörde bölüyor.
Bıçak keskin ama hoyrat değil; her kesişte sessiz bir oyuk açılıyor, içi canlı,
sanki bir hayvanın derisine dokunmamak için kısık bir sevgiyle davranıyor.
Kalbinden geçen şeylerin listesi kısa ama yerli yerinde: bugün ilk tepsiyi
biraz erken atacak, kuyruğu bekletmeyecek, mısır ununu az serpecek, taşın
altını gereksiz ısıtmadan homojen sıcaklık tutturacak; bir de kapının üstündeki
çanın ipini kısaltacak, geçen hafta çok uzattı, her girişte ses iki kez
çalıyor, ikinci vuruş fazla, iki kez aynı şeyi duymak bazen insana fazla
geliyor. Tezgâha dizilen toplar kısa bir sükûta giriyor, üstleri örtü altında
nefes alıyor, yan pencerede gün üste doğru tırmanıyor; o ise bu arada küçük
fincanla çay demliyor, incelikli değil, sadece sıcak olsun, öksürüğünü
yumuşatsın diye.
Fırının ağzı şimdi gerçek bir açıklık gibi duruyor, kürek sapını
avuçlarken tenine yerleşen ağaç damarlarını hissediyor, sapın cilası zamanla
incelmiş, terin tuzuyla kararmış, tam olması gereken gibi. İlk tekneyi
boşaltıyor, hamurlar taşın üstünde yerini buldukça teker teker birer canlıya
dönüşüyor, her birinin aralığı eşit, “göz kararı olmaz bu iş,” derdi babası,
tepsiye dizdiği hamurları göstererek. "Dışarıda araları ne kadar eşit
olursa, içeride ısıyı o kadar eşit çekerler. Bütün mesele bu. Aralık eşit
olunca içi de eşit olur, yine aklına geliyor; babasının sesi bir marangoz
kalınlığında değildi, daha çok bir mezura gibi, çekiliyor, bırakılıyor, yerine
kilitleniyordu. Buhar deliğini aralıyor, sıcak hava yüzüne çarpıyor, o an kışın
balkon kapısını aniden açmışsın gibi bir serinlik hissediyor. Yine de sıcak
hava yüzüne çarpınca içi serinliyor, tuhaf ama hep böyle. Zamanlayıcının sesi
artık tık tık değil bir çizgi gibi ince, kesintisiz bir çizgi; o çizgiye
kendine ait çizgiler ekliyor, adımları her tepsi arasında aynı mesafeyi alıyor,
tezgâh ile fırın arasında bir pist, pistin kenarında birikmiş un tozu, tozda
bot izleri, izlerin parmak uçlarına doğru incelen kısımları. O izlere bakarken
bir an bambaşka bir kış akşamını hatırlıyor, dükkânın önünde elektrikler
kesilmiş, o kâğıt fenerler, müşteri yok, kapının önünde bir adam bekliyor,
üşümüyor sadece bekliyor, elindeki poşetin kulpu hafifçe gerilmiş; o akşam
pişen ekmekler fazlaydı, kalanları sabaha saklayamam diye içinden geçirip
komşulara dağıtmıştı, dağıtırken utangaçça teşekkür eden yüzler görmüştü,
şimdiki gibi değil daha yavaş yaşanan bir teşekkür. Fırın homurdanmadan
çalışıyor bugün, taşın üzerindeki ilk kabarıklıklar beliriyor, hamurun üstü bir
yerden sonra düşünmeyi bırakıp kendi kararını veriyor, çizikler genişliyor, renk
önce mat sonra daha koyu bir altın çizgisine dönüyor.
Kapı henüz çalmıyor ama çan asılı, ipi kısaltılmış, tam kararında;
o ise ikinci tepsiyi sürerken kolundaki bir kasın titrediğini fark ediyor,
titreşimi kovalayıp kaynağını bulamıyor, belki uykusuzluk, belki yılların küçük
borcu, belki de sabahın her gün aynı saatte ödeyip bitti sandığı o borcu
yeniden yazması. Bir süre hiçbir şey düşünmemeye karar veriyor, karar dediği
şey aslında düşünceleri bir süreliğine taşın altına sıkıştırmak, ısının üstüne
çıkıp sussunlar demek; sussunlar ki kabuk kendini bağlasın, ses yapmasın,
sadece yüzey atlarken hafif bir çıtırtı versin. Küreği çekip yeni hamurları
yerleştirdikten sonra tezgâha dönüyor, bıçakla iki küçük çizik atıyor, çizikler
aynı açıyla değil, biri az daha yatık, diğeri dik; o küçük farkın ekmeğin
içinde yaratacağı büyük farkı düşünüp gülümsüyor, fark bazen iki milimle
ölçülür. Zamanlayıcı bu kez çalıyor, kısa bir zili var, çıtır bir “ding”, çok
kısa, kulağın kıyısında kalıyor sonra susuyor; fırının kapağını açtığında buhar
yüzüne bir perde gibi geliyor, gözlüğü buğulanıyor, camı parmaklarının
kenarıyla siliyor, parmağının sıcak izi camda küçük bir yol açıyor, o yoldan
ekmeğin kabuğuna bakıyor, kabukta bir yazı yok ama okunacak şey var, rengi
doğru, çizik doğru, kabarma doğru.
Kapı açılıyor sonunda, çan bir kez çalıyor, tek vuruş. -Çınnn!
İçeri sabahın ilk müşteri gölgesi giriyor, gölge ağır değil, acele değil,
saatine bakmadan gelen birinin gölgesi; “sıcak var mı” diye sormadan,
sormayacağını bilerek tezgâhın önünde duruyor. O, fırından ilk tepsiyi
indirirken kürek sapı avucuna son bir defa daha sıcaklık yayıyor, tezgâha
yaklaşıp ilk iki ekmeği yan yana koyuyor, bıçakla altını hafifçe çiziyor,
kabuğun içinden incecik bir buhar ipliği yükseliyor, müşterinin gözleri buhara
gidiyor, burnuna gidiyor, sonra konuşmadan elini cebine atıyor. O, diline gelen
cümleleri sıralamıyor, cümle değil ekmek veriyor; parayı alırken parmakları
unlu, un paraya bulaşıyor, paranın üzerine yapışıp kalmıyor ama parmaklarının
arasında kalıyor; parmaklarını tezgâhın kenarına sürtüp unun fazlasını
bırakırken kabuktan minicik bir kırıntı düşüyor, kırıntı tezgâhın üstünde
duruyor sonra bir iki adım gidiyor sanki yürüyormuş gibi, bıçağın ters ucuyla
onu kendine doğru çekiyor, elinin tersiyle biriktiriyor ve avucunda tutuyor.
İçinde tuttuğu şey kabuktan kopmuş çok küçük bir parça, ama sıcak; sıcak olduğu
için hafif, hafif olduğu için geçici, geçici olduğu için de değerli; avucunu
kapatıyor, sonra açıyor, kırıntı orada, “tamam” diyor sessizce, “bugün de
oldu.”