✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
26 Ekim 2026

PRATFALL

Kusurlu Kalma Çabası
Öykü ✦ 6 DAKİKA · BİR DENEME MOLASI

Vakit Un Gibi Dağılıyor

Un havaya kalktığında sabahın ilk cümlesi görünür olur, bunu her gün yeniden öğreniyor, yoğurma teknesinin kenarına dirseğini koyup suyu unun ortasına bir göl gibi dökerken parmakl...

Un havaya kalktığında sabahın ilk cümlesi görünür olur, bunu her gün yeniden öğreniyor, yoğurma teknesinin kenarına dirseğini koyup suyu unun ortasına bir göl gibi dökerken parmaklarının arasında kum gibi, süt gibi, bazen de bulut gibi davranan o maddeye bakarken, aslında madde değil vakit yoğurduğunu hissediyor; kâseyi yana eğiyor, tahta kaşığı bir kürek gibi kullanıp ortadaki çukurla kıyıların kavuşmasını izliyor, karışım ağırlaşıp dizlerine doğru çöken bir dünya parçasına dönüşünce kollarını dirsekten itibaren içine sokuyor, bilek kemiklerinin üzerinde bir ılık ağırlık, avuç içinde yumuşak bir direnç, teninde tuzun çok az bir sızısı var. Zamanlayıcının tıkırtısı her beş saniyede bir küçük çakıl taşı gibi zihnine düşüyor, tık, tık, tık; o sesle birlikte nefesini ayarlıyor, iki katlama bir nefes, bir çevrim bir nefes, sonra tekrar iki. Fırının içindeki taş hâlâ uykudan uyanır gibi. Isı artıyor ama homurdanmıyor, kapak aralığından çıkan sıcak hava diz kapaklarına kadar yükselip iniyor. Tezgâhın üzeri beyaz bir vadinin sırtlarına benziyor, parmak uçlarında bir harita, vadinin kıvrımları boyunca kendi geçmişinin yollarını bulur gibi oluyor: dükkân ilk açıldığı zaman kapının üstüne astığı küçük çan, o çanın ipine düğüm attığı günkü heyecan, babasından kalan terazinin yüzeyindeki kılcal çizikler, teraziyi silerken aynada beliren yüzünün yıllar içinde uzayan, kısalan, kalınlaşan bölümleri. Şimdi hamura asılma vakti.

İçi ısınıyor ama dışı serin, kapıya kadar uzanan koridordan gece kokusu geliyor, sabah henüz sokağın ağzında bekliyor; oysa hamur camın buğusuna bakmadan kararını verecek kadar bildik bir dost. Katlıyor, dinlendiriyor, katlıyor; her katlamada bir ses var, hafif bir çıt, sonra bir nefes, sonra teknenin tahtasıyla bilek kemiği arasında kalan küçük bir sızı; kollarında yorgunluk değil ağırlığın güveni, çocukken un çuvallarını iki kişi zorlukla hareket ettirirken duyduğu güvenle akraba bir şey. Babası "Suyu az gelmiş," derdi tekneye bir bakışta. "Böyle hamurdan hayır gelmez, ne dediğini anlamazsın. Sağır olur bu. Sen ne kadar yoğurursan yoğur, o seni duymaz." Suyu azıcık daha ekliyor, konuşsun istiyor; hamur konuşunca fısıltı gibi değil, anlaşılır bir mırıltı gibi davranıyor, avuç içinde toparlanıp direnmeyi bırakıyor, gövdesi bir araya geliyor. Zamanlayıcı yeniden tıkırdıyor, esnemeyi hatırlatıyor, omuzlarını bir kez öne bir kez arkaya döndürüyor, tezgâhı hafifçe unluyor, hamuru çıkartıp ikiye, üçe, dörde bölüyor. Bıçak keskin ama hoyrat değil; her kesişte sessiz bir oyuk açılıyor, içi canlı, sanki bir hayvanın derisine dokunmamak için kısık bir sevgiyle davranıyor. Kalbinden geçen şeylerin listesi kısa ama yerli yerinde: bugün ilk tepsiyi biraz erken atacak, kuyruğu bekletmeyecek, mısır ununu az serpecek, taşın altını gereksiz ısıtmadan homojen sıcaklık tutturacak; bir de kapının üstündeki çanın ipini kısaltacak, geçen hafta çok uzattı, her girişte ses iki kez çalıyor, ikinci vuruş fazla, iki kez aynı şeyi duymak bazen insana fazla geliyor. Tezgâha dizilen toplar kısa bir sükûta giriyor, üstleri örtü altında nefes alıyor, yan pencerede gün üste doğru tırmanıyor; o ise bu arada küçük fincanla çay demliyor, incelikli değil, sadece sıcak olsun, öksürüğünü yumuşatsın diye.

Fırının ağzı şimdi gerçek bir açıklık gibi duruyor, kürek sapını avuçlarken tenine yerleşen ağaç damarlarını hissediyor, sapın cilası zamanla incelmiş, terin tuzuyla kararmış, tam olması gereken gibi. İlk tekneyi boşaltıyor, hamurlar taşın üstünde yerini buldukça teker teker birer canlıya dönüşüyor, her birinin aralığı eşit, “göz kararı olmaz bu iş,” derdi babası, tepsiye dizdiği hamurları göstererek. "Dışarıda araları ne kadar eşit olursa, içeride ısıyı o kadar eşit çekerler. Bütün mesele bu. Aralık eşit olunca içi de eşit olur, yine aklına geliyor; babasının sesi bir marangoz kalınlığında değildi, daha çok bir mezura gibi, çekiliyor, bırakılıyor, yerine kilitleniyordu. Buhar deliğini aralıyor, sıcak hava yüzüne çarpıyor, o an kışın balkon kapısını aniden açmışsın gibi bir serinlik hissediyor. Yine de sıcak hava yüzüne çarpınca içi serinliyor, tuhaf ama hep böyle. Zamanlayıcının sesi artık tık tık değil bir çizgi gibi ince, kesintisiz bir çizgi; o çizgiye kendine ait çizgiler ekliyor, adımları her tepsi arasında aynı mesafeyi alıyor, tezgâh ile fırın arasında bir pist, pistin kenarında birikmiş un tozu, tozda bot izleri, izlerin parmak uçlarına doğru incelen kısımları. O izlere bakarken bir an bambaşka bir kış akşamını hatırlıyor, dükkânın önünde elektrikler kesilmiş, o kâğıt fenerler, müşteri yok, kapının önünde bir adam bekliyor, üşümüyor sadece bekliyor, elindeki poşetin kulpu hafifçe gerilmiş; o akşam pişen ekmekler fazlaydı, kalanları sabaha saklayamam diye içinden geçirip komşulara dağıtmıştı, dağıtırken utangaçça teşekkür eden yüzler görmüştü, şimdiki gibi değil daha yavaş yaşanan bir teşekkür. Fırın homurdanmadan çalışıyor bugün, taşın üzerindeki ilk kabarıklıklar beliriyor, hamurun üstü bir yerden sonra düşünmeyi bırakıp kendi kararını veriyor, çizikler genişliyor, renk önce mat sonra daha koyu bir altın çizgisine dönüyor.

Kapı henüz çalmıyor ama çan asılı, ipi kısaltılmış, tam kararında; o ise ikinci tepsiyi sürerken kolundaki bir kasın titrediğini fark ediyor, titreşimi kovalayıp kaynağını bulamıyor, belki uykusuzluk, belki yılların küçük borcu, belki de sabahın her gün aynı saatte ödeyip bitti sandığı o borcu yeniden yazması. Bir süre hiçbir şey düşünmemeye karar veriyor, karar dediği şey aslında düşünceleri bir süreliğine taşın altına sıkıştırmak, ısının üstüne çıkıp sussunlar demek; sussunlar ki kabuk kendini bağlasın, ses yapmasın, sadece yüzey atlarken hafif bir çıtırtı versin. Küreği çekip yeni hamurları yerleştirdikten sonra tezgâha dönüyor, bıçakla iki küçük çizik atıyor, çizikler aynı açıyla değil, biri az daha yatık, diğeri dik; o küçük farkın ekmeğin içinde yaratacağı büyük farkı düşünüp gülümsüyor, fark bazen iki milimle ölçülür. Zamanlayıcı bu kez çalıyor, kısa bir zili var, çıtır bir “ding”, çok kısa, kulağın kıyısında kalıyor sonra susuyor; fırının kapağını açtığında buhar yüzüne bir perde gibi geliyor, gözlüğü buğulanıyor, camı parmaklarının kenarıyla siliyor, parmağının sıcak izi camda küçük bir yol açıyor, o yoldan ekmeğin kabuğuna bakıyor, kabukta bir yazı yok ama okunacak şey var, rengi doğru, çizik doğru, kabarma doğru.

Kapı açılıyor sonunda, çan bir kez çalıyor, tek vuruş. -Çınnn! İçeri sabahın ilk müşteri gölgesi giriyor, gölge ağır değil, acele değil, saatine bakmadan gelen birinin gölgesi; “sıcak var mı” diye sormadan, sormayacağını bilerek tezgâhın önünde duruyor. O, fırından ilk tepsiyi indirirken kürek sapı avucuna son bir defa daha sıcaklık yayıyor, tezgâha yaklaşıp ilk iki ekmeği yan yana koyuyor, bıçakla altını hafifçe çiziyor, kabuğun içinden incecik bir buhar ipliği yükseliyor, müşterinin gözleri buhara gidiyor, burnuna gidiyor, sonra konuşmadan elini cebine atıyor. O, diline gelen cümleleri sıralamıyor, cümle değil ekmek veriyor; parayı alırken parmakları unlu, un paraya bulaşıyor, paranın üzerine yapışıp kalmıyor ama parmaklarının arasında kalıyor; parmaklarını tezgâhın kenarına sürtüp unun fazlasını bırakırken kabuktan minicik bir kırıntı düşüyor, kırıntı tezgâhın üstünde duruyor sonra bir iki adım gidiyor sanki yürüyormuş gibi, bıçağın ters ucuyla onu kendine doğru çekiyor, elinin tersiyle biriktiriyor ve avucunda tutuyor. İçinde tuttuğu şey kabuktan kopmuş çok küçük bir parça, ama sıcak; sıcak olduğu için hafif, hafif olduğu için geçici, geçici olduğu için de değerli; avucunu kapatıyor, sonra açıyor, kırıntı orada, “tamam” diyor sessizce, “bugün de oldu.”

✂ · ESERİN SONU · ✦